uzayıp gidiyordu saatler ve ben sokaklarında kaybolduğumda sen camdan bakıyordun. bir küçük çakıl taşına bakardı farkıma varmam. eğer o taşı alıp atabilseydim ve denk getirebilseydim yüreğine, sen de benim farkıma varırdın mutlaka. bilir misin insan en çok maviyse kirpikleri ve gözünden akan turuncu yaşa şaşırıyorsa kaçıyordur kendinden diye düşünmem boşuna değil benim. önce kendinin farkına varacaksın, kirpiğinin tuzuna, dilinin balına, önce kendin varacaksın tadına. sonra... sonrası kolay diyorum sana. sonrası çok kolay.
yine uyumuyorum gecelerdir... geceler gündüzüm oldu, gündüzler hüznüm. hüznümü yaratan o garip uğultulu ağrı. hani şu yaygın olan. sabah uğultuyla savaşıyorum. sonra öğlen oluyor. garip bir sessizlik çöküyor içime öğle vakitleri, ezanın ardından bir uyku bastırıyor, ölüm geldi de kapında yatıyor sanırsın. garip! ama o kadar da değil. derin bir depresyonu resmet dersen, uykuda bir çocuk çizerim sana. ne kadar sarsarsan sars kalkmak bilmez bir çocuk. gözleri hali hazırda bir "hadi"ye aç. ama o hadi, kendinden gelecek. öyle senden, benden, çakıl taşında falan değil. kendinden, kendiliğinden...
sonra akşam oluyor. nasıl bir ağırlık... gecenin rengi kadar karanlık. yıldızsız ve ıssız geceler vardır ya... çakıl taşları olsa bari dersin. vakti zamanında attığım çakıl taşları olsa da yolumu gene bulsam. çakıl taşı dedim de, atsa mıydım o taşı sana. farkıma varıp, farkıma vardırsa mıydım seni de. oysa ben senin yazınsam, gözümün yaşı sanaysa, yüreğimdeki aşk sensen, söylesene ne gerek var çakıl taşına. bak ve gör. gör de söyle. söyle ki bilsin dünya alem; eğer bir kadının kirpikleri maviyse ve akıyorsa göz yaşı turuncu ama alabildiğine, kendinden kaçıyordur bir çakıl taşı sol elinde; farkına varmamak için kendinin, kendinde olanın, kendiğinden olanın... koşuyordur geriye.
.