30.04.2011

Hoş Gelse...


dilemekten başka
ne yapmalı bilmem ki 
hoş gelsin diye


Bir Türkün Biscotti ile İmtihanı

şifreler önceden verilmişti. şifrelerin ne olduğu ile ilgili bilgiyi bile okumaktan aciz bünye, çalagöz okuduğu tarifi uygulamaya geçti. evet, niyet ustanın tarifinden yola çıkıp biscotti yapmak, pazartesi iş arkadaşlarına hava atmaktı. evrenin dünyasında sıklıkla olmasa da hamaratlığını sanal dünyaya ucundan azıcık gösteren bünyeye dedim ki bu sabah; sen iyice tembel oldun; elinde ayar, dilinde tat, masanda ağırlayacak konuk kalmadı. bu azara gülüp geçemeyen bünye, kalktı, ilk iş sokakları uyandırdı. kargalarla kahvaltı etti ve elinde bir poşetle evine döndü. çıkmadan önce pırıl pırıl yaptığı mutfağını, ölçülerine sadık kalarak, una, şekere, kakaoya, yumurtaya, vanilya ve kabartma tozuna buladı. yetmedi, fındık, badem ve çikolata ile son süslemeleri de yaptı ve altını üstüne getirdiği mutfağı ile baş başa kalmak üzere, bir türlü yuvarlayamadığı hamurları tepsi içinde, sıcak mağaraya gönderdi. 

içindeki düzenli tertip tanrılarını kızdırmamak için mutfağı toplayamaya koyuldu. hepi topu 25 dakika sonra, dinlenmek isteyecek kendini kek sanan biscotti taslağını fırından çıkartması gerekiyordu. çünkü tarife göre iyice soğuduktan sonra bir kere de 150 derecede pişirecekti ki, zaten biscotti adı da iki kere pişirip kurutmaktan geliyordu. 

ilk pişirmenin dolmasına 5 dakika kala yazısını yazmaya başladı. ve fırının yanıyorum allah kurtar biscottileri çağrısı ile yeniden yerinden kalktı. ve ilk izlenim: 'bu hamur neden yayıldı, ama olsun, koku muhteşem, şekil pek de şefinkine benzemedi'  olsa da, aşırmak yöntemi ile ucundan tadına  bakıldı ve lezzet onaylandı. hem şekilci miydi ki bünye? şeklini önemsemedi. iyice soğuyan taslağı dilimledi ve iyice ısısı düşürülmüş karanlık mağarada biscottileri kurutmaya başladı. 

tembel dediysek, fotoğraf çekmeyi ihmal edecek kadar değildi. ama pek uğraş verdiği de söylenemezdi. bu tembel bünye sizi vintage tadında bir fotoğrafla baş başa bırakıyor ve izninizle, köşesine çekilip, dünya ile irtibatını kesmek istiyor. 




  
bünyeyi daha fazla sarsmadan son bir isteğini de iletsem, kırmazsınız değil mi? 

tanısaydığınız çok seveceğiniz bir dost için dua etmenizi rica ediyorum. onun yazacağı daha çok şey var. bu yüzden lütfen dua edin de, susmasın kalemi... imza: novellanın tembel bünyesi




27.04.2011

Bir Kadın Üzerine *

sevgili adam,

dün gece yaşadıklarımı sana anlatmalıyım. beni bir tek sen anlarsın. bir tek sen anlattığım anın bendeki izlerini takip edip, bir tek sen yüreğimdeki aşkı saklı tutarsın. o nedenle sevgili adam, dün gece yaşadıklarımı bir tek sana anlatabilirim.

onunla ilk kez karşı karşıya gelecektik. en güzel elbiselerimden birini giydim onun için. ve saçlarımı dümdüz taradım. az bir makyaj ve gözlerimden taşan heyecanla aldım soluğu onunla buluşacağım yerde. bekledim sevgili adam, hem kim beklemez ki sevdiğini. ben de sabırla bekledim bana gelmesini. onbeş yirmi dakika sonra, parmak uçlarında yürür gibi, usul usul geldi. siyah düz ve uzun bir elbisenin üzerine giydiği kaftan, siyah beyaz desenliydi... basit bir makyaj, dümdüz saçlar ve yüreği ile karşımdaydı. bütün gece boyunca bir kez bile gözgöze gelmedik. öylesine farklıydı ki, öylesine ışıldayıp parlıyordu ki. benim vatanım yok diyordu, adresim yok, bir tek yüreğim var. ve ben o anda gördüm onun gözlerinin siyahını.

bir sahne ne kadar boş olabilirse, o kadar boştu işte. sahnede devleşen bir sese ve sadeliğin yansıttığı olağanüstülüğe eşlik eden dört müzisyenden başka, hiç birşey yoktu o sahnede. çıplak bir sesin, bir ten üzerinde onlarca kelebeği aynı anda havalandırabilmesi, bir kanın akışını hızlandırabilmesi, gözlerin sabitlenip, nefesin tutulabilmesi, anın hiç bitmeden, tükenmeden, çoğalarak coşkun bir nehir gibi akması mümkünse ve bu aşksa, ben bir aşk yaşadım dün gece, kısacık bir zaman dilimine sığdırılan beş, bilemedin altı şarkılık bir zamanda bir aşkı yeniden yaşadım ben yüreğimde.

o kaftan sevgili adam, bir kalkan oldu, ince askılı bir gecelik, gece sığınılan bir çadır, özgürlüğe açılan bir pencere, kanatlanıp uçmayı sağlayan bir çift kanat... o kaftan, yataktan çıkan masumluğu korumak için bedene sarılan uzun bir çarşaf oldu... o kaftan baştan çıkarmak isteyen bir kadının şehveti... o kaftan çocuğunu korumak isteyen bir annenin cesareti oldu... o kaftan ve o parmak uçları ve o ses, sevgili adam, aşk oldu...

başka nasıl tarif edilirdi bilmiyorum, kendisine eşlik eden müzisyenler çaldığı anda, geriye çekilip, dönüp sırtını seyirciye hafif yan duruşundaki asillik, babasının sesi ile düet yaptığı andaki, başını öne eğişindeki saygısı, sadece elleri ile dans ederken bedeninin salınışındaki arzu, nasıl tarif edilirdi aşk dışında inan hiç bilmiyorum. yedi aylık bebeğini tutuşunu görsen bazı şarkıların bazı anlarında, o bebeğin böyle bir annenin çocuğu olmaktan duyacağı mutluluğu yaşardın o anda. öyle hassas bir dokunuştu ki, öylesine sıcak bir sarmalayış... ona söylüyordu o anda o şarkının sözünü... kısaca sevgili adam, aşktı kadının verebildiği sadece. aşktı yansıttığı, söylediği, duyduğu, hissettiği... aşktı sadece.

ve ben sevgili adam bir konser boyunca, bana sunduğu aşkı alıp yüreğimdeki ile birleştirdim. olanı biteni sana anlatayım istedim. biliyorum sevgili adam, beni bir tek sen anlarsın. bir tek sen anlattığım anın bendeki izlerini takip edip, bir tek sen yüreğimdeki aşkı saklı tutarsın. o nedenle sevgili adam, izin ver, dün gece yaşadığım aşkı sana emanet edebileyim. 



senin.
xxx



* yasmin levy konseri sonrası bende kalanlar üzerine...

24.04.2011

Güzelsin...





akşam olmuş... 
güneş renkten renge, en son da griye bırakacak güzelliğini. 
yıldızlar olacak sayamadığım kadar.
birine senin adını vereceğim. 
o vakit kayacak senin de gönlün bana, 
uzayıp giden izi görünce sevineceğim... 

biri dilek tutacak  kuyruğuna tutunarak,
bir diğeri sadece parmağının ucuyla gösterecek seni. 

sen güneş olup ısıtınca da, 
yıldız olup kayınca da güzelsin işte sevgili.

akşam olmuş...
ezan okunmadan, annen seslenmeden
gir içeri.












görsel / 1x.com

23.04.2011

Hava Durumu

açık açık havaya giden mektubumdur!

rüzgar esiyor... kaç gün oldu saymadım ama başımı ağrıtacak, saçlarımı dağıtacak ve hatta canımı sıkacak kadar uzun zamandır esiyor. bugün hava durumuna baktım, güneşi gördüm ya sanıyorum sıcak. bir de ne göreyim. 9 derece. öğle saatlerinde güneş altında durursan 16. peh peh. nisana bak. ben gibi, şaşırdı mevsimini. 

hemen yarına baktım. gene rüzgar. gene sıcaklık 10 ve hatta yer yer yağış da bekleniyor. beklensin derdim yağmur değil ki üstelik nisan yağmurlarını severim. ama bu nisan ben gençken -evet yaşlanıyorum ne var, sen aynı mı kalıyorsun- güneşin arasından usul usul yağar, ya da birden kararan bulutlardan boşanır ve sonra yerini gökkuşaklarına bırakırdı. bu ay gökkuşağı gören var mı? 



bir poyrazdır almış başını gidiyor, bir bakıyorsun yıldız esiyor, kışın habercisi gibi, soğuk soğuk... bugün bir de gündoğusu esecekmiş, essin bakalım. güneş de parlayacakmış, parlasın bakalım. hem de sıcaklık 16 derece hissedilecekmiş, hissedilsin bakalım. bugün bayram, bugün 23 nisan, yağmasan, esmesen, çocukları üşütmesen olmaz değil mi? hiç bozma istifini, ben çocuktum her 23 nisan yağmur yağardı, genç kız oldum 19 mayısları boş geçmedin... ee şimdikiler de nasibini alsın değil mi? sen hiç çekinme sakla güneşini bulutlarının ardına, biz içimizdeki güneşi salarız çocukların yarınlarına. 



görsel / 1x.com



22.04.2011

Sığ(ın)mak

Neler yapar Evren bu gezegende.
Bir yerlere sığmak zor olmalı hele hele ismin Evren iken...?

evet böyle başlıyordu, telaşlı bir selamın arkasına saklanmış kelimelerdi. nereden, nasıl başlayacağını bilmez bir acemilik vardı kelimelerinde. okurken gülümsedim. nemlenen gözlerimi  sağ elimin tersi ile sildim. onlarca kez okudum, onlarca kez. her seferinde bir kelimenin üzerinden bir cümleye varıp, durdum, soluklandım. sahi ne yapar evren bu gezegende, nereye sığar. sığınır mı yoksa her seferinde, sıcak ve içten bulduğu bir yüreğe. peki ya sonra, sonra ne olur o yüreğe... kış mı erken gelir, mevsiminde geçmez mi havalar. hep mi soğur gün, gece donar.

arkada bıraktığım ayak izlerimin silindiğini biliyorum, hep öyle oldu, belki bu yüzden de geriye dönmek için hiç bakmadım

peki ya yürek izlerin. ya onlar kaldıysa geride, gene de dönüp bakmaz mısın geçmişe. içimde bir buruk gülümseme, yüzümdeki şaşkın ifadede uçuçuyor akşam kelebekleri. yönlerini kaybedip de uyuyacak bir yer bulamayan yarasaların suçu ne?

mutluluk yanımdan gelip geçmesin diye uğraşıyorum

hangimiz bunun için çaba harcamıyor ki... oysa ben bu aralar deniz mevsimi geldi diye açan yıldız çiçeğini geceye saldım. ay ışığında bir rapsodi... dinlememek için kendimi kendi kuytularıma sakladım. güneşi görünce gülen yüzümü, kapı önünde duran kirazın çiçeğine astım. öyle seyirlik ki... geçip gidiyor gibiyim mutluluğun yanından, vardığım yer hep belli. uzatsam gözlerimi, öper misin alnımdan beni.



.


20.04.2011

Koltukta Oturan Keçi




yorgunum, evet! sabahları yataktan yorgun kalkıyorum. her sabah yüzümde yorgun ama yine de gülümseyen bir ifade var. kendime şaşıyorum. son bir haftadır, belki de iki... ve hatta belki de son aylarda demeliyim, çocuk heyecanlarımın bir kısmını sokakta oynarken düşürmüş gibiyim. zaten nisanın da bahar gibi geçtiği söylenemez. bellli ki geldiği uzak yollarda verdiği bir mola sırasında güneşini unuttu bir çocuk gülümsemesinde. o çocuk kimbilir nerede, nasıl da parlıyordur şimdi. o çocuk olsam ya ben... yüzümde güneş gibi bir gülümseme... bir arkadaşım nisan hep yağmurlu geçerdi zaten, dedi. evet, ama bu kadar soğuk olmazdı, dedim. evet! üşüyorum ve sanırım bunda yorgunluk hissimin payı oldukça büyük.

***
öyle yorgunum ki, sabah uyanır uyanmaz aldığım duşun bana bir faydası olmuyor. kahve kokusu beni keyiflendirmiyor. dışarıda uyanmakta olan gün hiç ilgimi çekmiyor. ben sana uzanmak ve hiç kımıldamadan saatlerce okumak ve yazmak istiyorum. parmaklarım yorulunca gözlerim, gözlerim sulanınca parmaklarım çalışsın istiyorum. (yazdıktan sonra cümleyi dönüp okudum ve ne göreyim, 'kanepeye' diyeceğime, 'sana' demişim. belli ki, asıl sorun onun dizlerine uzanıp da bunları yapamıyor olmak ve evet sanırım doğru kelime 'dizlerine' olacak o cümlede.)

***

öyle tuhaf bir hal ki benimki... depresyonda olma ihtimalim var. ama bunu bu sefer üzerime kondurmuyorum. bir kere girdiğim derinnnnnn ve uzunnnn soluklu bunalımdan çıkmamın yarattığı yorgunluğu daha yeni attım üzerimden. o yüzden kendimi hayata karıştıracak formülleri hızla çözüyor ve sonuçlarını gözlemlemeden yeni bir tanesine geçiyorum. bu durum aslında içinden çıkılmaz bir hal alabilir zamanla. yani bu kadar çoklu bilinmeyenle bir denklemi çözmeye çalışmanın zorlayıcı bir yanı var. belki de yorgunluğum bu yüzden. ama böyle düşünmeye başladığım anda, her ipin ucunu bırakmam da sözünü ettiğim bel yastığına dönüşme sürecini tetikliyor.

***

dün akşam telefondaki sese "iyi olmuş, zaten sen beceremeyecektin" dediğimden beri düşünüyoum. bu kadar düz konuşmamayı öğrenmiştim. ne oldu şimdi. neydi değişen. neden gene 'kırılır mı' nın hesaplarını bıraktım da bir yana, karşımdakilere pat pat konuşur oldum. hoş o konuşmada bir parça kendi kırgınlığım da vardı. belki, vakti zamanında  "o becerebilseydi" ve hatta keşke "o becerseydi", ne kadar farklı olurdu herşey inancına hali hazırda sıkı sıkıya bağlı olmanın yansımasıydı cümlem. çünkü vakti zamanında ben kuzeyin hırçın denizlerinde yüzümü yıkamayı, ve bir bahçenin tik koltuğunda oturup da güneşte ısınmayı nasıl da düşlemiştim.

***

sabahları bir rutinim vardı eskiden... bu sabah o eskinin bir kopyası oldu. güzel oldu. duş, kahvaltı, yazı, yola çıkış, hayata karışış... gidip de karışayım bari, belki başka çocukları görürüm de, onların bayram sabahı heyecanları beni de gaza getirir, en güzel elbiselerimi giyip de şeker toplamaya gitmek için eve koşarak dönerim. belki... 


.

19.04.2011

Koltuktaki Mektup


uzun zaman olmuş olmalı ki, şu koltuğun köşesinde, bel yastıkları gibi, hareketsiz kaldığım en son zamanını hatırlayamadım. bilmem belki de hatırlamak istemedim. bir dosttan gelen mektuba sevinmeme rağmen, bu aralar yaşama karşı bayram sabahını bekleyemeyen çocuk heyecanlarında olmadığımdan, mektubu üstün körü okuyup, zamanını beklemesini söyledim. mektuplar söz dinler. sen ne zaman istersen, nasıl bir ortamda okumayı tercih edersen, nasıl bir ruh haliyle.. o zaman okursun. ve bilir misin bir mektup hiç şikayet etmez.  keyif senindir, mektubun heyecanı, yazıldığı andaki duygusu, sadece yazanda eskir. okuyan onu, o gün yazılmış gibi okur. o günkü duygularıyla okur. ve sen asla, yazdığın bir mektubun muhatabının, senin duygularının üzerinde sessizce gözleri ile gezinirkenki halini bilemezsin.

düşündüm de, bu aralar okunmayı bekleyen bir mektup gibiyim. bir köşede zamanımı bekliyor ve cümlelerimdeki kelimelerin yerlerini değiştirip kendimce bir oyun oynuyorum. merakım, ben onları eski sırasına koyamadan biri beni okumaya kalkarsaya... bu iyi bir şey bile olabilir. ve belki o zaman ben bile anlarım bendeki anlam bozukluklarını. düşünsene, hepimiz kurgusu defalarca gözden geçirilmiş. kelimeleri üzerinde düşünülmüş, öznesi, yüklemi, bağlacı açısından değerlendirilmiş cümleleriz. her yaşadığımız gün onlarca cümleyi yazıyor, siliyor, yeniden yazıyoruz. belki de lafın gelişi söylenen "yazsam roman" olur edebiyatına bir alternatiftir benim halim. yazılalı çok oldum, göndersem okumaya doyamayacağın mektup olurum demem belki de boşa değil.

sana yazılan mektuplarımı göndermiyorsam, gözlerini görmek istediğim içindir. o yüzden sevgilim, o derin gözlerinde izin ver bir yer edineyim. sen oku beni, ben çözüleyim. 



18.04.2011

Kesik Bilet

Sana yolculuk yapmak istiyorum !
Kes yüreğine giden bir bilet;
' Can ' kenarı olsun*





sana niyetlenilen onca yoldan her birinin çıkmaz sokak oluşu sana da ilginç gelmiyor mu... yani herşey bu kadar ahenk içindeyken ve sen beni bu kadar şımartıyorken, benim sana çıkmasını dilediğim bütün yolların, şaşkın kedi sokağına çıkmasını nasıl bir tesadüfle açıklayabiliriz ki...

bazı şeyler açıklanamaz dersin ya hep... benim artık bir açıklamaya ihtiyacım var. neden yapmadın... yani neden verdiğin sözü tutmadın... neden birlikte olmak için daha fazla çaba harcamadın... değmez miydim... değmez miydi aşk? böyle soruların da cevabı yoktur değil mi? ama aslında var. değerdi, üstelik bu cevap kesin hükme varacak kadar da güçlü bir yanıyla dilinin ucunda duruyordu. ama ben sana hiç sormadım, sen de bana hiç söylemedin. ikimizde biliyoruz aslında değil mi? aşk da ben de sen de tek başına yetmiyor. bütün bunları; odanın havasını, ikinci günlerinde olmalarına rağmen değiştirmeyi başarabilen, krem renkli seramik bir vazoda duran frezyalara söylüyorum. onlara; olsun varsın diyorum. frezyaların sarısı solmuş yanı biraz daha kaybediyor rengini. beyazın ona inat asilliğinde buluyorum aradığım cevabı.


bazı adamlar yüreğine çok deyip, teninde az soluklandıkları için daha çok sevilirler...



merak ediyorum aslında, bir aşk ne kadar kısaysa o kadar güçlü müdür? ferhat dağları delmeden önce ne kadar sabretti... peki deldikten sonra ne kadar sürdü aşkları... her aşk kavuşuncaya kadarsa, vuslatın uzaklığı mı belirler aşkın gücünü... en uzaktaki en çok sevilen midir?

aşk üzerine ne çok şey yazılıp çiziliyor değil mi... aşkın Tanrısal bir boyutu var bana göre. elle tutamasan da varlığını hissediyorsun ya işte o his ne kadar güçlüyse, yani hani lafın gelişi ile
şah damarında atıyorsa... AŞK odur işte!
'vakti zamanında, hayırlısını dilediğim durumun üzerinden bunca zaman geçmesine rağmen, nedir bu huzurdan ayrı gayrı olup da gerilmem' diyorum. cevap alamıyorum. alıyorsam da, bugünlerde gelen cevaplar benim bildiğim bir dilden değil, ya da ben artık yürek dilimi de sökemiyorum.

bunca zaman huzur huzur deyip durunca, insan düşünüyor. nerede arıyorum huzuru? AŞKta... oysa, kendi kısacık kişisel tarihime bile baksam, huzuru AŞKta aramanın çelişik bir yanı olduğunu fark edebileceğim. AŞK ne zaman huzurlu oldu ki... ilk başlarken mi... onunla birlikte olduğunu bütün dünyaya ilan ettiğinde mi... yanıp bittiğinde mi... küllerinden her seferinde yeniden doğduğunda mı... uzaklara gidip özlediğinde mi... gözlerine baktığında mı... elini tuttuğunda mı... dizine yattığında mı... ilk kavgadan sonra seviştiğinde mi... sabah uyanınca kokusunu içine çektiğinde mi... çok özlediğin için akşamı zar zor edip, eve koşarak geldiğinde mi... sana hazırlanmış bir akşam yemeği sırasında aldığın teklifte mi... mısırı patlatırken seni mutfak tezgahına dayayıp öptüğünde mi... sabah kahve kokusuna uyandığında mı... sahilde çıplak ayak yürürken 'seni seviyorum' diye bağırdığında mı... bir doğumgünü partisinde sessizce ortadan kaybolup, elinde onlarca balonla geri geldiğindeki öpüşte mi... söylesene ne zaman AŞK huzur verdi... gerçekten verdi mi? yoksa sende olanı da alıp gitti mi? sen elinde yarısı kesik bir biletle kaldığında garda, hiç ağladın mı martılarla. o zaman bana sakın ola AŞKtan söz etme. sakın! AŞKta huzur vardır deyip de, gece gece beni huzursuz etme.




* C.Süreya




Ona Kadar Sayabiliyorum Ben




üzerimde kalan ne kadar toz varsa yıkanıyor yağmurunda...
hiç olmadığı kadar parlak bu akşamüstü turuncularım.
ne olur biraz daha yağ avuçlarıma.




sevgili leydi,

johannesburg'tayken bana yazdığın son mektubundaki 'içimi ısıtıyor kelimelerin, keşke burada olsan, sen kimbilir nasıl anlatırdın buraları dediğin' cümleler hep aklımda. ve işin daha fenası o zamandan beridir johannesburg daha çok özlemini çektiğim bir yer. neden orası anlatmıştım değil mi? küçük bir çocuktum ve ben 'ağla sevgili yurdumu' okudum. okudum ve ben o çocuk oldum. kaç zaman geçti üzerinden, kaç yaşanmışlık, kaç nehir, kaç bulut, kaç kez açtı sakuralar pembenin o en sevdiğim tonundaki çiçeklerini... saymadım. saymayı ona kadar bildiğimi senden bile sakladım. hep böyle oluyor, daha bir der demez başlıyor gözyaşlarım... ve sel olup ona ulaşıveriyor.

onunla ilk karşılaşmamızı anlatmak değildi niyetim ama madem söz onlu zamanlara geldi, anlatayım.

kaç sene evveldi hatırlamıyorum. bilgisayar parçaları sağa sola dağılmış odanın giriş kapısına göre sağında kalan masada güleç yüzlü bir adam vardı. çaya davet etmişti beni. çekincesiz teklifini kabul ettiğim bu adamın  sonradan senin eşin olduğunu öğrenecek ve buna daha da çok sevinecektim. kapının tam karşısında, odanın ortasında kalacak şekilde konumlandırılmış, bildiğin DMOdan alınmış, üzerindeki süngeri parça parça ayrılmış, metal kısımları küflenmiş sandalye üzerinde oturmuş, orada oluşumun nedenleri ile boğuşurken, içeriye yayılan ılıklığı fark ettim ilk önce. kafamı kaldırdığımda gördüğüm adamın yüzündeki huzuru ve o huzurun gülümsemesine yayılışını anlatamam. o dönemin çalkantılı günlerinde bir güneş gibi gelmişti bana. uzun uzun seyretmiş ve hayatta böyle adamlar da olabildiği için bazı kadınların çok şanslı olduğunu düşünmüştüm.

bunu neden sana anlattığıma dair sorular sorarken buldum cevaplardan birini. sanırım ben bugünlerde, huzurlu bir bakışın yaydığı o sıcaklığa ihtiyaç duyuyorum. oysa sen  de bilirsin değil mi leydi, benim coşkun yüreğim, ne zaman huzurlu bir deniz bulsa dalgalara sebep olur ve huzura alışmış bir denize fazla gelir köpüklerim, ne var ne yoksa içimde toplayıp kıyılarıma vurur huzur beni. ben en çok böyle zamanlarda hüzünlenirim. her hikayenin sonunda susuz kalan bedenimin ağırlığında, kumların güneşten kavurduğu yüzümde oluşturduğu çiziklere aldırmadan, sürünerek yol kenarındaki ahlata varır ve sırtımı onun dikenli gövdesine dayayıp, ağlayarak anlatırım olanı biteni yabani papatyaya konmak üzere olan çift noktalı brentis kelebeğine.

gene nerden nereye geldim değil mi leydi... bir ahlat bulma zamanı sanki... zaten yağmur da yağıyor. belki, tozunu alır da turuncumun parlarım yeniden bu akşamüstü.

sevgimle...
çocukları öp benim için.



17.04.2011

Gün/lük - Cumartesi

sabah erkenden uyandım... aklımda yine o... bakışı, gülüşü, sesi, soluğu, dokunuşu, kahve kokusu... daha ona dair ne varsa hepsi işte... biraz huzursuzlandım. uyanık olmama rağmen başka bir rüyaya kanmak istercesine bir fırsat daha verdim kendime. olmadı. bir saat sonra uyandığımda o taşıyordum damla damla; aklımdan, yüreğimden, tenimden, dilimden, en çok da gözümden akıyordu bende kalanlarıyla. ılık bir duşun ardından üzerime giydiğim bir tişört ve kotla attım kendimi sokağa. saate bakmak o zaman geldi aklıma. 7.15. havanın ısınacağına olan umudumu giydim sırtıma ve başladım adım adım, geçmişin sokaklarını arşınlamaya.

***
pazara vardığımda, çorbasını içen meyvacının buyuru ile başladım gülümsemeye... sonrası çorap söküğü gibi geldi. kuzu kulağı aldığım huysuz amcanın torun her zaman ki gibi sevimliydi. peynircinin yakışıklı oğlan çapkın bir gülücük attı; 'erkencisin abla'. oradan yeşillikleri almaya gittim. balıkçının tezgah henüz boştu. bir iki de orada lafladıktan sonra, mantarcının 'ne zamandır uğramıyorsun' zerzenişine takıldı 3 liram, helalı hoş olsun dedim. oysa mantar almaya niyetli değildim. gün güzeldi. bir gülümseme ile dağılan huzursuzluğum yerini giderek kanatlarını çırpmaya çabalayan ama henüz uçamayan bir kuş yavrusu ile betimlenebilecek bir keyfe bırakıyor gibiydi.

***
annemlerin evine geldim. kapıyı açar açmaz telefona sarılıp seslerini duymak istedim. garip bir duyguydu. babamla konuştum ve hemen ardından annemle. çiçekleri suladım. evi havalandırdım ve çıkarken, o evi o kadar sessiz ve kimsesiz sevmemin mümkün olamayacağına kanaat getirdim. ev dediğin içindekiyle güzeldi, arabaya bindiğimde nedensizce nemlenen gözlerimi yenlerimin tersi ile sildim.

***

arabayla giderken, apartmanın yan tarafında kalan bozuk yolu tercih ettim. döner dönmez, ağaçların altına saklanmış iki çocuktan birinin mahçup gözlerini gördüm. bıyıklarının teri dudak üstünde duran bu çocuğun mahçubiyetinin benden kaynaklanmadığını bildim. hem tanımıyordu hem de bir kere daha karşılaşma şansımız oldukça düşüktü. o kendi kendine gizli saklı içtiği sigaranın kendine bile bir açıklamasını yapamıyorken, olur da babası duyarsanın ezikliğindeydi. araba ile oradan uzaklaşırken, kendi ilk gençlik mahçubiyetlerim için, annemle babamdan özür diledim. pek de uslu bir çocuk değildim.

***

eve yaklaşırken aklıma gelen hediye meselesini halletmek için direksiyonu gidiş yolumun tersine çevirdim. radyoda çalan müziğin ritmine kaptırıp kendimi uzaklara gitmek istedim. oysa uzaklara gidebilecek kimsem yoktu ve ben uzakları da yakınları da tek başına sevmeyi bir türlü öğrenebilmiş değildim. vardığım kuyumcudan aldığım bilekliğin kendimce anlamını sevdim. eve dönüş yolunda o bilekliği verirken bir de mektup yazmayı aklımdan geçirdim. mektubun giriş cümlesini sevdim. "sevgili leydi... öyle çok bekledik ki..."

***

evdeyim. az sonra gelecek eski dostun heyecanı sarmış beni. içim kıpır kıpır. kapı çalıyor, eski bir sevgiliye duyulan özlemin sesi gibi çıkıyor ses. kapı ikinci kez çalıyor. dost, o sevgili ile yaşanılan acı tatlı günlerin ortağı. konusu açılır mı bilmem ama ben yine de heyecanımı üzerimden çıkartmaya hiç hevesli değilim. bu sabah sebepsizce ona uyanışımın bir anlamı olmalıydı. henüz olmadı. gün, yani bugün, onunla dopdolu. ve işte kapıda eski dost. ve onlu zamanlarımın çiçeği iki demet frezya... bugün bir yerde bir kez daha karşıma çıkacağını biliyormuş gibi, boşa gitmemiş ilk gençlik heyecanı, küt küt atıyor hissedilir bir biçimde.

***

koyu sohbetimizin harmanı şen kahkahaları bölen bir kapı sesi daha... uzun yılların eskitemediği bir dost sesi duyuluyor apartman boşluğundan... şimdi üç gülen yüz de kaynatmaya hazır ne var ne yoksa. eski ve yeni dost kaynaşıveriyorlar. bu keyfi katmerleyen bir durum. ben mutfakta çay suyu koyarken, aklım hep içerideki sohbette. dalıveriyorum salona ağzımda bir dolu kelime. ah bazen boş boğazımın destursuz cümleleri... nasıl da çıkıveriyorlar zamansız. evde çocuk olduğunu unutup, yeni tanışmış iki insanın ortak yönleri üzerinden yoğunlaşan sohbete, mutfaktan elimde tepsi ile gelip de katılınca olan oluyor. sohbete ortasından balıklama atlayınca, az ötedeki masada resim yapmakta olan ve okumayı yeni yeni öğrenmiş birine anlatılabilecek en içinden çıkılmaz örneği anlatarak konuya dahil oluyorum kendimce. ve kaşın gözün oynadığını fark edemeden geliyor ince ve biraz şaşırmış bir ses. "ben kitaplardan korkmam". susuyorum. cümlelerim büyüyor ağzımın içinde. yutuyorum. cümle bu kadar dağılmışken nasıl toparlanır hiç bilmiyorum. sırası mıydı şimdi, bir başka çocuğun, bir yazarın kitaplarında ortaya koyduğu ip uçları ile kendini öldürtmeye çalıştığı ile ilgili sanrılarını anlatmanın... hava soğuyor. cümle onun bu saçma hallerden sıyrıldığı ve artık kitapların onun en iyi dostu olduğu yalanı ile son buluyor. konu havada asılı kalıyor. ah! ben... nasıl da saçmalıyorum bazen.

***

akşam oluyor, kapı ardı ardına defalarca çalıyor. her gelenin yüzündeki kocaman sıcak gülümseme yerini, gece ilerledikçe, evin duvarlarında yankılanan kahkahalara bırakıyor... bir bakış, içten... bir gülümseme, biraz muzip... güzel bir geceye gebe ne kadar işaret varsa hepsi salonun ortasında bir o yana bir bu yana salınıyor. ve ben hiç olmadığım kadar turuncuyum. sanırsın evde bir güneş ve ağaç ve onun gölgesinde koşuşturan çocuk sesleri ile yapılan bir tablonun renklerinden en can alıcısı benim. ev bu gece öyle güzel... öyle yaşanılası... öyle huzurlu ki... insan hep böyle kalsa diyor. ama gece bitiyor. kimi dağınıklığını, kimi gülüşünü, kimi bakışını, kimi boyalarını, kimi oyuncaklarını, kimi hüznünü, kimi kelimelerini bırakıp gidiyor. kalan ne varsa, hepsini teker teker kaldırıyorum anılar kutusuna. saat iki olmadan yüzümde bir gülümseme ile dalıyorum uykuya.

***

yorgun bedenimi dinlendirdiğim uykunun sabahı... nasıl da gri bir gökyüzü... ılık bir duş alıyor uykunun tozunu. gülümsüyorum. az sonra evden çıkacağım. bu sabah ona uyanmadım. bazı sabahlar ona uyansam da, ona uyumayalı öyle çok zaman olmuş ki... hayatımın merkezi iken, yaşadığından bile haberdar olmadığım bu zamanda, yüreğimdeki yerini hissettirişine şaşıyorum. yüreğimin bir tek onun için attığı zamanların çok ötesindeyim bugün. noktamı koydum, büyük harfle başlayacak yeni cümlemi arıyorum.

***

Günaydın kendim. Bugünün dünden güzel geçsin.


***
pazar akşamı eklenen not:

aslında sabah yazmıştım yazımı, 6.30da uyandım. günün erken başlamasının nedeni, bir rapor için işe gidecek olmaktı. aceleye gelsin istemedim fotoğraf seçimim. akşama bıraktım. ama yazıyı bir kez daha okuyunca, nasıl bir fotoğraf koymam gerektiği ile ilgili çakmayan ışığımı da daha fazla zorlayamadım. 1x.com'a gittim. ilk sayfada karşıma çıkan fotoğraflar arasından şu aşağıda gördüğünüzü bu yazı için seçtim. bugün kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettiğimi kimselerden gizlemek istemedim.










Görsel / 1x.com

14.04.2011

Vaad Etme




bir bakışın var ya şöyle yandan ve biraz muzur... işte sen ne zaman öyle gülsen, bir kıvılcım süzülür gök yüzümde, bir çift kanat çıkar benim kürek kemiklerimden göğe doğru, yükselirim  en yüksek buluttan da öteye, bakarım oradan umut ve sonsuzluk sözü veren vadilerine... ve sen, ben ne zaman böyle yükselsem, çekersin güvenlik ağı ilgini ufuklarımdan. öyle bir düşer, öyle bir çarparım ki yere, bir kıvılcım yükselir benden geriye. şimşek çakar. gök gürler. griye çalar bütün bulutlar. kuşlar ağlar. kelebeklerim göçer hüzün mevsiminin yaşandığı sol yanıma. ve ben küserim, umutlarımı lime lime eden gülüşünün vaad ettiği yarınlara.
yarım kalan küçük notların akıbetini merak edenlerdenim. şu; kitabın bir köşesine, ajandanın herhangi bir gününe, nereye ait olduğu belli olmayan bir defter sayfasına yazılıp da bir yerde; çekmece içi, kitap arası ya da ders notlarının karmaşasında unutulup gidilen notlara ne olur sonra. kim bulur bir gün onları, ne anlar okuduğundan, ne yapar o kelimeleri. peki ya o kelimeler kime aittirler bulundukları anda. yazmış ve çoktan unutup gitmiş olana mı, bulup da okuyana mı? bir yer var mıdır, terk edilmiş notlar mezarlığı gibi anılan. sahibi olmayan kelimeler buluşurlar mı orada. yeniden anlam kazanmak için beklerler mi kuytularda. soğuk rüzgarlar estiğinde ya da güneş onları kavurmak için tabak gibi gökyüzüne yükseldiğinde ne yapar o kelimeler. nasıl birinin, hangi duygusuna sığınmak ister. acır mı onların da canı, sevinirler mi peki hatırlandıklarında, gülümserler mi anıldıklarında yüreğinin nasıl attığını bilmedikleri yabancılarda. sahi kelimeler de ağlarlar mı yüreği buruk bir kadının gözyaşlarına.

bak yağmur yağıyor yine. gökyüzü patladı az önce. dayanamadı kaybolmuş kelimelerin toplu kederine. ağır geldi bulutlara duygularımın yükü. camdan dişarıyı seyrederken aklıma geldi hırçın denizlerin, düşündüm de, gök yüzün şimdi kimbilir nasıl bir poyrazın yüzünde(n) patlıyordur durduk yere.






.görsel /deviantart

12.04.2011

Yama İşi




sen de yapıyor musun böyle... hayatına aldığın kişi ile doldurup bütün boşluğunu, o gidince sana kalan koca boşlukta dört dönüp duruyor musun? ben yapıyorum. ben sıklıkla, hayatıma aldığım insanları, boşluklarıma yerleştiriyor, sonra onlar gitmek istediğinde, ya da vakti zamanı geldi diye çekip gittiklerinde yine o boşluklarla kalıyor ve hemen o boşlukları doldurmak için sağa sola bakınıyor(d)um.

o 'd' harfi oraya yanlışlıkla konulmadı. o 'd' harfi oraya konuldu, çünkü bu sefer geçmişin tekrar etmesine izin vermedim. yani ondan kalan boşluğu, bir başkası ile doldurmaya çalışmadım. ne mi oldu? komik olma...tabi ki bir cevabım var buna. yoksa konuyu açar mıydım sana. önce, ben büyüdüm, öyle serpildim ki içimde, ne kadar boşluğum varsa 'ben'le doldu. sonra, ben doldukça, o oldum. sonra o... sonra bir de o... evet, benden giden, benden gitmek isteyen, gitmesini istediğim, gitsin diye gözünün içine baktığım her kim varsa, ben, onlar(la) (d)oldum birer birer. kafan karıştı değil mi? ilk başlarda benim de karışıyordu, bir boşluğu, onların bıraktığı bir boşlukla yamamak... evet, aslında yaptığımı sandığım şey buydu. sandığım diyorum, çünkü bir zaman sonra farkında vardım ki, onların bıraktığı boşlukta bulduğum beni yerleştiriyordum bende hep var olan boşluklarıma. böylece zaman içinde ben, onların gelmesi ile değişime uğrayan benlerle doldu. nasıl da şükran duygusu ile anıyorum şimdi her birini. hepsi aklıma gelmiyor tabi ki, ama en büyük boşluğu bırakanlar yüreğimden hiç bir yere gidemeyecekler. her ne kadar uzağa gitmiş olurlarsa olsunlar, yüreğimde onlara hep bir yer var. onlar, bıraktığı o büyük boşluklarda yeni benlerin büyümesine vesile oldular. söylesene şimdi nasıl anmam ben onları büyük bir mutluluk ve hayranlıkla. sevmiştim her birini, ve evet hep seveceğim.

biliyorum, böyle kendi kendine konuşunca, delirdi zaar diyeceksin... bak delirmedim. ben oldum. doldum diyorum. dinle. ama dikkatle. bütün dikkatini bana ver. dinliyor musun? ben farkına vardım. evet! kendimin farkına vardım. ah! ne boş bir kelime, anlamını yaşamamış olana... ne diyordum... boşluk...

boşluk dediğim şeylerin onlardan kalan olmadığını, benim olduğunu, yani daha onlar gelmeden önce o boşlukların bende zaten var olduğunu fark ettiğimden beridir... evet! fark ettiğimden beridir, o boşlukları benle kapadım. kendime kendimden bir yama yaptım anlayacağın. güzel oldu be! valla... kırk yama işi bilir misin sen? önemli olan bir araya geldiklerinde, birbirinden farklı; desen, kumaş ve parçaların bir bütün olmasıdır. ben oldum...duydun mu? ben yama işi oldum. güzel oldum. BİR oldum. anlamlı oldum. bazı parçalarım eksik şimdilerde... sen buna tahta da diyebilirsin. delirdi diye düşündüğün için diyorum. ama inan deli olmayı, sen gibi akıllı olmaya tercih ederim. ne de olsa, boşlukları ile delik deşik bir akıllı olmaktansa, kır(ı)k yama işi bir deli olmak, ona bakanın yüzüne; kocaman ve seyredilesi bir gülümseme yerleşmesine vesile olabilir.






11.04.2011

Temizlenmek

" (...) kendimin geçmişinden bir izdi bazı cümleler. senin tablondaki siyah kara leke gibi lekeydi onlar da bir zamanlar benim tablomda. şimdi o tabloyu tüm renkleri ile sevmeyi ve onun o güzelliğini görebilen biri olarak diyorum ki, zamana bırak herşeyi... bir tabloya uzaktan bakmak gerek ve sonra yakından ki hem bütünü hem de detaylarını görebilesin. bırak kurusun boya, aksın akacağı kadar, karartsın ne var ne yoksa değdiği yerleri... sen uzaktan seyrele olanı biteni. ve sonra kavrayınca nedenlerini ve niyelerini bir kere daha bak yakından. farkına varacaksın sığındığının sana bir şey öğretmek istediğini. O bir şey veriyorsa, ya henüz dersini almadığın içindir, ya da henüz öğreneceğin şeyler vardır.  güzel olsun günün, sıklıkla gülümse. "



yazdım bir blogtaki yazıya istinaden... ve bu sabah düşündüm üzerine, ona mı yazmıştım. onun için mi. yoksa kendime miydi kelimelerim. dün gece yüksek tabureli bar masasına oturmuş ağlarken, neyin telaşlı temizliği içindeydim. temizleyebilecek miydim? daha kaç gece gözyaşım akacaktı. ne zaman bitecekti içimin tortuları. sahi, ben dün gece yeniden doğup, hayata bir kez daha merhaba dememiş miydim?

her doğumda her çocuk ağlar mı gerçekten? neyi temizler daha anne karnından çıkar çıkmaz. ayrılığın dayanılmaz acısını mı? o en güvendiği, en sığındığı, en korunduğu yerden ayrılıyor diye midir acep onun da gözyaşları. bu durumda her ayrılık daha en başından gözyaşıyla kutsanıyor demek mümkün müdür? peki bizler büyüdükçe bu içgüdüsel davranışı mı tekrarlıyoruz ister istemez? aslına bakarsak, her ayrılışta bir parça gözyaşı döküyor oluşumuzun, (yeniden) doğuşumuzun şerefine olduğunu düşünmek tuhaf sayılmayabilir yani, derinlemesine bir düşünce havuzuna balıklama atlarsak, bu sonuca varmak da mümkün gibi.



görsel / deviantart

9.04.2011

Gülmek




uzun zamandır farkındayım bu durumun... çevremdeki insanlara komik gelen şeylere gülemiyorum ben. ama kendimi, hep söylediğim gibi, sıklıkla gülümserken buluyorum. balkonumda duran bir çiçeğin uzattığı dalına... bir yavru köpeğin bakışına... bir kız çoçuğu ile kelime oyunu oynarken bulduğu pembenin onun yanaklarında aldığı renge... karşımdaki adamın sıklıkla yakaladığım uzak duran ama yine de beni gören bakışına... sabahları güneşin doğuşuna şahitliğime... kayısı şeftali çayının kokusuna... bursa ve civarı kitabındaki yeşil türbe kapısındaki kız çocuklarının fotoğrafına... fairground attraction yorumu find my love'ı dinlerkenki duyguma... kardeşimin ilk askerlik anısına... okuduğum kitapta gözlerimi kapatıp açtığım ikiyüzondokunzuncu sayfanın ilk cümlesinde geçen 'onu düşünüyorum'a, üstelik tam da onu düşünürken denk gelmeme... sadece beyazını sevdiğimi sandığım frezyaların aşkın rengi kırmızıya bulanmış hallerine, ve onların vazom olmadığı için büyükçe bir su bardağındaki suyu kana kana içerkenki güzelliklerine... bir adamı çok sevdim diye, onun önerdiği Ekvator Hikayeleri kitabını baş ucu kitabı yapıp, her gece onun sesinden okumama... nereden geldiğini bilmediğim, dekorasyon, ve tasarım tutkumun yarattığı dergi kalabalığının yükünü taşıyan, eskiden ekmek yapımında kullanılan tekneye baktığımda... doğaya ve yeni kültürleri keşfetme tutkumu televizyondan seyrederek geçirebildiğim zamanlara... her yalnız kalmak istemiyorum dediğimde, yapayalnız kalmama... çok düzenli, planlı olmak istediğim halde, bunu kısmen becerebildiğimde kendime aferin derken, kendimi yakalamama... ara ara insanları şaşırtıp fazla bakımdan gelen özgüvenin seksi kadın imajı yaratmasına ve benim buna her seferinde kanmama... küçük ayrıntılardan büyük tebessümler ve yıkıntılar yaratabilmeme... yoga ve meditasyon yaparken, bir an dağılıp, acaba insanlar ne düşünüyor diyerek toparlanması güçleşen zihnime... aşkı bir macera olarak gören, ve o maceradan kalan yaralarım iyileştiğinde, anıların güzelliği ile beslenen ruhuma... kirlenmesin diye pamuklara sardığım yüreğimin kocamanlığına... ve daha nice ayrıntının ben de yarattığı değişime gülümserken buluyorum kendimi. ve o zaman fark ediyorum ki; ben, ağız dolusu gülmeyi, yürek dolusu gülümsemeye tercih ediyorum.

öfkeme yenik düşüp de sesimi yükselttiğim zamanlardan, hüzün denizlerinde boğulup kendi içime kapandığım anlardan, bardağın dolusu ile boşunu kıyaslayıp ille de üzülecek bir parçanın altını kalın kalın çizdiğim sabahlardan, tek başına uykuya daldığım her seferinde, dalmadan hemen önceki duygunun beni sarmaladığı gecelerden, ve bu zamanlardaki benden ise şimdilerde uzak duruyorum. ona birazcık zaman tanıyıp, kendinin güzelliklerini fark etmesi için yepyeni bir pencere daha aralıyorum. biliyorum 'bir' olmak hepimize iyi gelecek. sabırla beklemeye devam ediyorum.


 

.görsel/deviantart

8.04.2011

Ne Az Kalmış Büyümeye




geçip giden zamana inat, büyümeyen çocuk yanımı sevdim, en olmadık zamanlarda asılan yüzümü gülümsetebilen küçük şeylerin varlığıydı en büyük hazinem, çok değil, bir kaç gün sonra bir yaş daha almış olacağım bu hayattan, torbamda ne kadar kaldığını bilmediğim yıllardan biri daha yerini alacak içindekileri biriktirmekten mutluluk duyduğum anılar kutusunda.

o kutuda neler neler yok ki...

geçenlerde katıldığım 'anlama' eğitiminde, "anlamaya çalışmayın, bazı davranışlarınız, anne karnına düştüğünüz 3 aydan başlayarak biriktirdiklerinizle bağlantılıdır. ve bir insan 7 yaşına kadar biriktirdiklerini, 70 yaşına kadar defalarca yaşar" cümlesinden çok önce bırakmıştım anlamaya çalışmayı. şimdi sadece olan biteni fark etmeye çalışıyorum. anlamaya çalışmakla fark etmek arasındaki ince çizginin üzerindeyim. oradan bakıp, oradan görüyorum. bu yüzden bazen çakıl taşlarının küçüklüğüne bakmadan çok büyük düşüşler yaşıyorum. olsun varsın diyorum kendime, düştüğüm yerden gördüklerimi de ekliyorum kutuma. kutum sonsuz bir evren gibi...

bir yanımın inadını kırmak zor olmadı. ama öyle bir yanım vardı ki, zaman zaman son nefesinde bir iyileşme evresine giren hasta gibi, ayağa kalkmaya çalışsa da artık o kadar dirençli olmadığından, içimdeki eski benlerle  vedalaşma vakti çok uzakta değil. önümüzdeki günlerde yeni bir benin yeşermesi mümkün olabilecek gibi. bunu fark ettiğimden beri bir başkayım. bir başkayım dediğim her seferinde, zorlaşan sınavdan çakıyorum, şimdilik.

geçenlerde aylardır yaptığımız çalışmanın verilerinin kaybolmasında sergilediğim şiddetli panik beni sarstı, öğrendim dediğim; sakinlikle karşılama, serin kanlı olma ve nefes alarak durulmadan eser yoktu. inanıyorum ki, bir adım daha iyileşmekti olan bitenin farkına varmak. belki de bu yüzden eskisine nazaran daha çabuk toparladım durumu. nihayetinde sorunu, zaman ve veri kaybı olmadan çözebildik.

evet, zaman geçip gidiyor ve küçük şeyler yüzümü gülümsetiyor. içimdeki güneş, sevdiğim bulutların arkasına hep saklanacak ama ben mimozaları, fesleğenleri, frezyaları ve ortancaları hep seveceğim. beyaz papatyalar ve kır çiçekleri ise vazgeçilmezlerim olacak. sallanan bir koltukta oturup içtiğim çayı, okuduğum kitabı ve beni ara ara çaktırmadan seyreden seni neye değişebilirim ki...

böyle işte, bir kaç gün sonra yeni bir yaştan bakacağım hayata, güzellikleri görebilmeyi, onların farkında olmayı, yüzümde gülümsemesiz, yüreğimde aşksız kalmamayı diliyorum kendime. dilekler söylenince gerçekleşmez diyenlere inat, bağır bağır bağırıyorum hatta... yeni bir yaşa, sımsıcak içten bir karşıma ile MERHABA diyorum. yeni yılın üzerinden geçen onca güne haksızlık etmek istemem ama, benim yeni yılım pazartesi sabahı uyandığımda başlayacak. evet! sevdiğim pazar bu defa bir başka mevsimin müjdecisi olacak.  her şey tanıdık gelse de, her bahar olduğu gibi, ağaçlar yeni çiçekler açacak.


.

4.04.2011

Şemsiye




yağan yağmura inattı benimkisi... gözü yaşlı bahara arka çıkmaktı bir parça. oturdum bir şemsiyenin yağmuru kısmen tutan ellerinin altında. sandalye üzerine öylesine bırakılıvermiş, kırmızı polar şalın, benim omuzlarımdan önce kiminkileri ısıtmış olduğunu düşünürken, bir sahlep ısmarladım gelen genç delikanlının bakışlarına. biraz kitap okudum, biraz kendimi dinledim, ve evet, her zaman ki gibi çokça seni düşündüm. neden böyle zamanlarda içimde vakti zamanında sızlamış yerlerin adresini bilmem gerek hiç bilemedim. ama yine o adresteydim: istanbul

sıcak bir sahlebi yudumlarken burnuma değen tarçının keskin kokusunu içime çektim. sen gibi oluşunu tuhaf karşılamadım. bugünlerde neyi içime çeksem sensin... neye baksam, neyi görsem... hep sen. mesela bir araba yolculuğu yaptım, körfez hiç sen kokmuyordu önce, sonra cam aralandı, içeriye giren koku caddebostan'daki ile aynıydı. gülümsedim, tahmin etmesi zor değil; belli belirsiz ağladım. 

bir an(ı)... kızıltoprak'tan ayrılırken durduğum benzinlikten sevdiğimiz kurabiyelerden aldım. yanına koyu bir kahve kokusu iyi gider dedim. seversin bilirim. göztepe civarında yolu şaşırmasam iyiydi de, yanlış yerden dönmüştüm bir kere. yolu uzatıp üsküdar'a indim. oradan ver elini çengelköy. oysa ben o gün bostancıya gidecektim. yağmurun hızlanışına bile kulak asamayacak kadar seninleydim. hiç bitmesin istedim. (aslında bunu sanırım bir mektubun sonuna yazdım, ve yine öyle sanıyorum ki, sen bunu hiç okumadın.)

dün (gece yarısı) saçma sapan bir telefondu gelen. ben senin sesini duysam dedim. ama ses, senin değildi. ben, senmişcesine dinlerken uyuyup kalmış olmalıyım. düşünürken, konuşmanın sonunu hatırlayamayınca bir rüya mıydı ki diye, duraksadım. anlayacağın uyanınca, sesimde sesin, günaydınlarıma kuşları ekledim. uçup gitsinler beni sana getirsinler diye açtım pencerelerin kanatlarını iki yana, işte o zaman gördüm yağan yağmurun  asi çimenlerin yeşiline yaptıklarını. o saatten sonra, kanatları kırılan günaydımlarıma inattı benimkisi... gözü yaşlı kuşlarıma karşı çıkmaktı bir parça. oturdum balkonun yağmur alan tarafına. biraz bağırdım bulutlara, biraz kayboldum koyu sisin ardında, ve evet, her zaman ki gibi çokça seni düşündüm bahara yakışmayan soğuklarda. neden böyle zamanlarda içimde vakti zamanında sızlamış yerlerin adresini bilmem gerek hiç bilemedim. ama yine o adresteyim: kendi içimin sızısında... sendeyim.



.