31.05.2011

Gitmek Üzerine Çeşitleme




kendimle sessizce...


yaşamak gitmektir demişti. durdun mu yaşam biter. gidiyorum. nereye, ne kadar yol kat ederek gideceğim önemli mi? belki senin için... önemlidir. ama benim için önemli olan gitmek. oysa kök salmayı da severim ben. bir adamın yüreğinde kök salmayı ne çok diledim. saldım mı? bilmem... çünkü ben giderim. hep gittim. şairin dediği gibi kalan terk ettiği için mi bilmem... bildiğim bir kere gittin mi, bir kere kök salmayı düşleyip de salamadan her toprakta yeşerip yeşerip soldun mu, gidersin işte. gidiyorum ben de. elimde sırt çantamdan daha fazlası. yüreğim ilk aşk heyecanlarından hallice. uykularım bölük pörçük, düşlerim hep yarına gebe. şimdimi sorma, söyleyemem. duruyorum. dururken nefes almaz insan. ölümdür durmak. kök salmak olsa tek başına, yani başlı başına ve tek başına kök salabilsen...

sana bir sır vereyim mi? ben çözdüm galiba hayatın anlamını. kökünü kendi toprağına salacaksın. kendi yüreğine. kendine yani. başka topraklara karışmak kolay, zor olan başka topraklarda kök salmaya çalışmak. ben hep başkasının bahçesinde sardunya olayım istedim. mimoza olayım... ya da ne bileyim, en asisinden yabani bir beyaz papatyaya da razıydım. kendi bahçemi geç fark edenlerdenim ben. kendi bahçemde hem bütün çiçeklerim, hem de hiç biri. bunu bilmek özgür kılıyor belki de benlerimi.


kendimden çıkıp gene mi sana geldim ben...


ne diyordum... evet, gidiyorum. nereye, ne kadar yol kat ederek gideceğim önemli mi? belki senin için önemlidir. ve hatta senin için bile. ama benim için değil. artık değil! ben gidiyorum. çantama onlarca şeyi doldurdum. bir de seni. seninle kurulan hayalleri. ve işte o zaman fark ettim ben ne zaman sana varsam, toprağına kök salmak istiyorum. koparıyorum kendi toprağımdan köklerimi. oysa sende ne su var ne de güneş. kurumaya mahkum ediyorum çiçeklerimi. kaç zamandır açmadan solması bu nedenleymiş diyorum. susuyorum duyuyor musun? kendi toprağımda kana kana içtiğim yaşamı, senin topraklarında yitirmekten yorgunum, öyle susuyorum işte yaşamaya. 

az önce ne kadar anı varsa bıraktım onları sundurmada, ve kapı eşiğine koydum bir kaç parça şarkıyı... kelimeler vardı saklanmış kulaklarıma, özenle çıkarttım ve bıraktım onları da sokağın köşe başında. gidiyorum dedim ya sevgili, gidiyorum, bir öğle vakti kuşlarla kanat çırpmaya. köklerim mi? köklerim artık yüreğimde. anlayacağın, ben nereye onlar oraya. yani anlayacağın sevgili, gül yüzüm kolay kolay solmaz bir daha. güneş de ben, su da...

ya da... yaşamak gitmektir demiştin, durdun mu ölürsün. ben sana vardığımda, yelkovanla akrep bırakmıştı koşuşturmayı peşi sıra... anlıyorsun değil mi? bu satırlar sana bile değil be sevgili... çünkü ölüler yazı yazamazlar... biliyorsun değil mi?


...

29.05.2011

Nedendir Bilinmez




üzerine ilk aşkın isimleri kazınmış tahta sıraya oturmuş düşünürken gördüm onu. duvarları yarıya kadar koyu renk boyanmış sınıfın nemli kokusunda ağrıyan başımı yukarı kaldırdığım her seferinde yeni yetme utangaç bakışların izlerinde takılı kalıyordum örümceklerin ağları ile kaplanmış köşelerde. kafamı sessizliğe gömüp düşünürken yakaladım kendimi. sanki her şey süt limanmış gibi hızla kafamı çevirdim, yaz ortasında kışı andıran griliğe bürünen havadan bir nefes alırım diye. işte o anda gördüm, kolları çıkarılmış pimapen pencere pervazında kurşun kalem siliklerinin arasında duran uçuç böceğini. kimbilir kim tarafından kim için yapıştırılmıştı pencereye.  kim bilir kim tarafından ne de ağır anlamlar yüklenmişti kırılgan kanatları üzerine. bilir miydi uçuç böceği, annesinin ona terlik pabuç almak için gittiğini ve onu oraya koyan delikanlının genç kızı öpmeye cesaret edemediğini. nedendir bilinmez ben bunları düşündüm o lise sıralarında. bir yokuşu hatırladım okuldan çıkıp da arabama yürürken, ilk aşkın o dudağa değmeyen, yanakla dudak arasında bir yerde asılı kalan o ilk öpücüğünün heyecanı sarıverdi beni. titredim bir parmak açık kalmış araba penceresinden içime yağan çisil çisil yağmurun yüzünden. durup dururken gözlerim nemlendi sonra,  "sen bilir misin uçuç böceği" diye bağırmışım arabada, "sen bilir misin kaç bahar oldu, böyle öpülmedim ben bir koridor boyunca"





görsel / deviantart

28.05.2011

a kızım!

başla dedim kendime... yazmaya başla ki, çıksın içindeki dışındakine. dökülsün içinde bağıramadığın ne kadar kelime varsa. başla dedim kendime. önce kendinden başla... sonrası gelir nasılsa.

bir duam vardı; "yüreğimde olanı bana göster, dışımda olanı benden uzak tut". insan nasıl da sağır kendine, nasıl da kör bazen. nasıl da acımasız ve nasıl da uzak. insana en uzak nokta sırtı diyordu filmde. insana en uzak nokta sırtıdır. hele de kendine sırtını döndüyse. 

söyleyemediğin sözleri yazmak ne kolay. basıyorsun tuşlara sessizce ki için çığlık çığlıktır böyle zamanlarda, geçiveriyor sanıyorsun duygun tuşa basıp da okuyana. bilmez misin a kızım, öfke tuşa bastığın parmak ucunun acısındadır. o acı geçer mi sanırsın sen karşıya. kalır. mıh gibi kazınır çığlığına. içinde ya, bir sen duyarsın. bir seni vurur dalgası. bir sen ağlarsın tek başına. şarkıda da dediği gibi a kızım, yalnızlık ömür boyudur yaz ortasında yağan her doluda. 





* Kaybedenler Kulübü filminden hemen sonra...
görsel / deviantart

25.05.2011

Bazen


Güneş doğar 

Güneş batar 

Ama insan uyumaz bazen 
Düşünür 
Geceler kısa 
Çabuk geçer 
Ama insan uyumaz bazen 
Düşünür 
Deniz masmavidir ne güzel 
Ama insanlar görmez bazen 
Şiirler şarkılar masallar 
Ama insanlar duymaz bazen 
Üzme kendini 
Ümitsiz gibi 
Sevenin var bak 
Ne güzel

ne kadar uzun zaman olmuş bu şarkıyı dinlemeyeli... 
dinleyin ve gülümseyin.
çünkü bazen,
 üzeriz kendimizi,
ümitsiz gibi,
unuturuz denizin mavisini.

bugün kendiniz için
günün en yoğun anında
pencereden uzatıp kafanızı
derin bir nefes alın gökyüzünün maviliğinden
derin bir nefes...
ve sonra teşekkür edin bildiğinizce
yeter de artar bile niyetiniz safsa
o duadır Ona.







görsel  / deviantart


Gece Gece

uzanmışım koltuğuma düşünüyorum... bir gün bir yerde karşıma çıkacak olana sırf akışına bırakamadığım için ne kadar geç kaldığımı fark edip de akacak mı göz yaşlarım acaba. kafam karışık... uykusuz ve yorgunum. ama gökyüzüne bakıp gülümsüyorum, akışına bırak mesajını gönderdiği ve ben bunu bu sefer anladığım için mutluyum. 

akışına bırakmak... bırakmak ve olanı olduğu gibi kabul edip gülümsemek. istediğimiz gibi değil de, olması gerektiği gibi olduğunu bilmek... ders güzeldi... geçtim mi... belki. sonuçlar henüz açıklanmadı. bir sonraki sınav bir önceki sınavdaki başarının sonucunu gösteriyor sana. sen ancak o zaman anlıyorsun o sınavdan geçip geçmediğini. 

ah! uyumak gerek. uyumak ve uyanmak. yeni bir güne, yepyeni bir enerji ile başlamak gerek. yarın için sabırsız olsam da şu an şimdinin keyfini sürüp bedenimi Ona teslim etmeye gidiyorum. 

huzurlu ve düşlü bir gece olsun...
sabah ezanına uyanayım...
kendiliğinden oluversin sabah, her sabah olduğu gibi...
ben sadece gülümseyerek güneşi selamlayabileyim.




görsel / deviantart

23.05.2011

Gergin / lik






öylesine gerginim ki... bu aralar istemeden kalp kırma rekoru kırabilirim... gerginim. ve aslında asıl kaynağını biliyorum. biliyorum ama konuşamıyorum, anlatamıyorum. olur olmaz yerlerde bağır çağır kendimden utanıyorum. utanıyorum çünkü böyle bir kadını görsem sevmezdim. sevmezdim çünkü sakin insanlara bayılıyorum. bayılıyorum çünkü huzur veriyorlar. ben de sakin bir kadın olup, hayatında olduğum insanlara huzur verebilmek istiyorum. ama bu gece gerginim. öyle gerginim ki... uyku bile tutmak istemiyor beni. hem gergin hem de aç olmaksa hiç mi hiç çekilir kılmıyor kendimi. kendi gerginliğimin yarattığı kendime fazlayım bu gece. anlatamıyorum. kalemi kırıp gözlerimi yumuyorum. 





görsel / deviantart

22.05.2011

Nefesin Temizlikle Ne İlgisi Var




dört günlük uzun tatilde ne yaptın derseniz, rahatlıkla ve hiç düşünmeden temizlik derim. evet! evi iki kere silip süpürdüm, çekmeceleri düzenledim. temizlik yaptım evimde, yaşadığım yerde. anılarda gezmek  derinlemesine temizlik zamanlarında farzdır bana. gün boyu gezdim avucumun içi gibi bildiğim anılar sokaklarında. bazıları çıkmazdı, bazıları yokuşun en tepesinde. gittim. nefes aldım nefes verdim. yürüdüm o yollarda. baktım gökyüzüne. bulutsuz bir gündü, ısıttım içimi güneşin turuncusunda. ağlamam gerekince oturdum ve ağladım bazı kapı başlarında.  gülmem geldi bazılarında, bıraktım kendimi akışına, attım en içten kahkahalarımı, hem de tek başıma.

nedense ben böyle günlerin gecelerinde, geçmişin silinmemiş ya da altı çizilmiş anılarında gezinirken fark etmeden biriktirdiklerime bakar ve düşünürüm.  nefes alır nefes veririm. düşünürken aklımın çekmecelerini de düzenlemeyi ve temizlemeyi öğrendiğimden beridir, her temizlik sonrası hafiflerim.

her temizliğin ille ki bir sürprizi olur. bu seferki çok sevdiğim bir yazı ile karşılaşmak oldu. okuyun bu yazıyı, okumadan önce yazının altında yer alan müziğe kulak verin, izin verin çeksin sizi içinize, işte tam da o anda nefes alın, nefes verin... unutmayın! nefes alın... nefes verin... bırakın temizlensin içiniz, düzenlensin aklınızın çekmeceleri. tıpkı evimizin dolapları gibi akla da el atmak gerekir bazı mevsimlerde. 




görsel / deviantart

17.05.2011

güneş ve yağmur ve saç teli



karşılıksız kalan onca cümlenin tek bir soru işareti bile yoktu. ama dikkatli okusaydın hepsi birer soruydu. cevabı olması gerektiği için değil, olsaydı da ne olacaktı ki... her şey ortadaydı işte, senle olmak güneşli bir günde yağmur olmaktı. senle olmak gökkuşağının herhangi bir rengini seçmek zorunda kalmaktı. ve senle olmak o gökkuşağının dibinde, içi boşaltılmış toprak bir güğüm olmaktı.  

ben bunu anladığım günden beri, telefonun tuşlarında gezinen parmaklarımın yazımı nasıl da çirkinleştirdiğini görüyorum. el yazım... artık yok! el izim gibi... hangi iz kalıcı ki demiştin. yürek izi demiştim. demiştim, hatırlıyorsun değil mi? 

bir mektup* okudum;

"Dostum, sana bu mektubu belki beni anlarsın ya da belki ben kendimi anlarım diye yazıyorum. Bu girişimim sonuçsuz kalabilir; zaten kim kendini ya da başkasını anlayabilir ki? Kim kırabilir kabuğunu? Kırmak için girişimde bulunmak kabuğun kırılmamış olduğunu gösterir yalnızca; yani anlamaya çalışmak anlamamış olma duygusunu çoğaltmaktan başka bir işe yaramaz. Yine de deniyorum bunu."
mektubun her kelimesinde durdum, soluklandım ve seni düşündüm. seninle tanıştığımız günden beri bir kez olsun kabuğunu kıramadım. ama denedim. ve evet, anlamaya çalıştıkça, seni anlayamamak bir ızdıraba dönüştü. yine de denedim. sana ulaşmayı, kabuğunu çatlatmayı ve kabuğundan çıkman için seni zorlamayı gene de denedim. öyle çok baktım ki sana... öyle çok kafanı önüne eğdin ki... göz göze gelmeyi sanki özellikle istemez gibiydin. ben de o zaman yazmayı denedim. gecelerce, kelimelerce yazdım sana. öyle çok yazdım, öyle çok cevapsız kaldım ki... o mektupta da dediği gibi;

"Kesinlikle biliyorum ki bu işe kalkışmam boşuna bir çaba, ama denemekten alıkoymuyor beni, tıpkı ölümün kaçınılmaz olduğunu bilerek yaşamımı sürdürmekten vazgeçmemem gibi."

kayıtsız bir susuş değildi seninki, bir yerde okumuştum "insan en çok konuşmayı istediğinin yanında susarmış" seninki de öyle miydi? neler anlatmak istemiştin. neydi susmana sebep... ne çok sorum var, ne çok cevabın peşinde koşuyorum geceleri. özellikle geceleri... özellikle diyorum, çünkü sen bir tek yalnızlıkla geliyorsun... bir tek o zaman yüreğime bir kıvılcım düşüyor. suskunluğun böyle zamanlarımda can acıtıyor. ve ben başlıyorum yazmaya. kelimelerce kusuyorum bendeki seni sana. hiç mi sevmedin kendini bende. hiç mi beğenmedin bir tek yüzünü bile... yıldızlar varsa gökyüzünde bil ki, ben senin yüzünü çizdiğim içindir göğe... öyle çok çizdim ki yüzünü her gece... 

bazı anlar var, bir ışık görüyorum gözünün bebeğinde, sanki... sanki bir şey demek ister gibi çırpınıyor içinde bir şeyler, sanki... sanki... susup kalıyorsun yine her bir "iyi geceler" dileyişinde... o mektup var ya, o mektup en çok hangi kelimelerinde acıttı bilir misin içimi;

"bazen beni evinin kapısından uğurlarken sanki elime bir an için dokunuyorsun ya da kolunu belime doluyorsun gibi bir duyguya kapılıyorum; hafifçe konup kaçan bir dokunuş bu, anlık, gelmesiyle gitmesi bir oluyor. belki bir dokunuş bile değil, çünkü senin elinle benim bedenim arasında her zaman bir uzaklık olmuştur; bir saç teli kalınlığında, ama her zaman bizi ayrı tutmak ve yaşadığım gerçeklik anının yok olması için yeterli."
sana yazdığım onca kelimeden bir ben yarattın mı kendine, gerçeğe yakın, düşe uzak bir ben... yoksa ben, hali hazırda içinde koskocaman bir yer kaplayan kuşku muyum? kuşku... oysa kuşkuyu, ben bize hiç yakıştıramadım. öylesine uzak ki senden ve benden... senin yüreğinin güzelliği gülümsemende, benim ki gözlerimde ya,  buluştuklarında kuşkuya yer bırakmıyor gibi gelirdi bana, öyle gelirdi geriye dönüp baktığımda. birden bire gözümde beliriverirdi havada asılı kalan kıvılcım... havada asılı kalan o kıvılcım, uzaklaştırıverirdi senin elinle benim bedenimi...  o mektubu okuduktan sonra anladım "bir saç teli kalınlığında" hep uzak olacaktık birbirimize. ve belki de bu yüzden, dün gece sana yazdığım o veda mektubunun, bir tuşa dokunuşumla kayboluşuna hiç ağlamadım.






* Neval El Saddavi - Modern Bir Aşk Mektubu
görsel / deviantart

15.05.2011

Balkon Zamanları




havalar ısındı. daha iki üç gün önce soğuktan ovuşturduğum ellerimi, soğuk suyun altında bir süre tuttum ve seni düşündüm. balkonda olmayı ne çok severdin. çocuk seslerinin sabahın erken saatlerinde akşamdan kalma tıkırtılarını toplayan serçelere bakar, insanı sürükleyen şakıyışlarında bulurdun gülümsemeni ki o gülümse her seferinde daha bir kahverengiye bırakırdı göz bebeklerindeki yerini. ben galiba en çok o kahverenginin derinliğinde kaybolmayı severdim. sonsuz derinliğindeki anlamlar bütününde küçücük bir yerim olduğunu bilir ve belki de sırf bu yüzden ben de sana gülümserdim, hem de kahverengi gözlerimle. 

bu sabah bir yumurta kırdığım derin kaba bakarken de aynısı oldu: gülümsedim. seni düşündüm. hayatın bazen bizi alıp da götürdüğü yerden, ayaklarını sürükleye sürükleye bir oyuncakçı dükkanından çıkarılan çocuğun gözyaşları ile uzaklaşışıma biraz kırgınım. henüz gidilmemiş bir yolun düşünden uyanmamışken, geçen gün karşıma çıkan, gidilmiş yolun keyfi ile gözlerimi yumuyorum. iyi ki gitmişiz, diyorum... iyi ki...

balkonda oturmuş; alınışında hüzün olan yabani mor menekşeye... hemen altındaki, coşkun yüreklerin kavuşumu ortancanın, henüz açmamış çiçeklerinde tomurcuklanan sevgi(li)ye... mor yoncanın bir yaprağını kuruduğunu sandığım için öylesine atıverdiğim toprakta kendi kendine kök salıp yeniden canlanışındaki mucizeye... yavaş yavaş uyanan sokağın telaşlı gazete kokusuna... ne yöne döndüğü bilinen tekerlek seslerine... kuşların her sessizlikte sokağı ele geçirip muzipçe şakıyışlarına... annemin balkon çiçeklerini bana emanet ettiği sırada vurulduğum salkım sardunyanın bordoya çalan çiçeğinin dokusuna... bergamot esanslı çayımın özlemler yüklü dumanına... evin içinde usul usul çalarken anıları çağıran şarkılara... çoluk çocuk gidilecek bir pikniğin özenle hazırlanmış sepetlerinin, arabanın bagajına aynı özenle yerleştirilişine... bir elektirik direğini bir diğerine bağlayan telin esen rüzgarda alımlı bir kadın gibi salınışına, bir karganın buna karşı koyamayışına... oyuna dalan çocuğun kaldırım kenarına bıraktığı ekmeğin yalnızlığına... tek kale maç yapmanın anlamını bir türlü keşfedemeyen kendime... bu sabah hayatı soruyorum... 

akışın, zamansız kopuşundaki anlamı, bu balkonda güneş batmadan bulmayı umuyorum... kendimi güneşe teslim ediyorum. 




görsel / deviantart



11.05.2011

Çok Ağladım *



bugün özgürce koşabildiğim için çok ağladım.
hafta sonu karıncalara eşlik edip yürüyebildiğim için ağlamıştım.
bir akşam vakti, yabani papatyayı koklayabildiğim için çok daha fazla aktı gözyaşım.

bugün ben en çok, masmavi gökyüzünde kuşların uçtuğunu görebildiğim için ağladım.
dün mesela, evet, dün de ağladım.
ama dün, arkadaşımla konuşabildiğim
ve hatta ona sinirlendiğimde avazım çıktığı kadar bağırabildiğim için ağlamıştım.

yarın sabah uyandığımda, sevdiğim adamın bana söylediklerini duyabileceğim için ağlayacağım.
ve sonraki gün, olup biteni anlayabildiğim için ağlayacağım.

bana sunulan güzelliklerin  farkında olduğum,
sıkça şükretmeyi unutup, ara sıra şikayet ettiğim için,
bugün ben daha çok ağlayacağım.







* Engelli Haftası etkinlikleri sonrası...

9.05.2011

Acıyan Gözler




gözlerim acıyor dedim.
yüreğin ağrımasından iyidir dedi.

gözlerim acıyor dedim, 
gözlerim yüreğimin ağrısına bakmaktan acıyor.
o yüzden bana görmediğin bir şeyden bahsetme.
bilmediğin bir duygunun kenarlarını birleştirip, 
bir uçurtmayı elime verme.
bazı havalar açık olsa da, 
rüzgar öyle bir eser ki, 
uçmaz tek bir serçe bile.

gözlerim acıyor dedim.
yüreğimdeki acı sözleri 
gözlerine sürsün diye
avucuna bırakıp gittim.
ben, kötü biri değilim.

evet!
uzaklaşıp gittim
çünkü, 
acıyan gözlerle bana baksın istemedim. 







Görsel / deviantart

6.05.2011

Dikkat Et Hızır



bu geceden sonra
bana sevdiğimi getir
bana beni seveni getir
bir olsun hızır
sevdiğimle sevenim bir olsun

yolu dolambaçsız
sözü yalansız
içi dışı bir
yüreği pek olsun hızır

gülüşünde güller açsın
gözünde hep ben
sözünde hep aşk olsun hızır
yüreği kocaman
elleri sıcak
yüreği coşkun olsun hızır

sen iyisi mi 
bu geceden sonra
bana aşkı getir 
aşıkı getir
olur mu hızır?


amin

5.05.2011

Kendim/e


azıcık dur ve güneşlen...
bırak gölgelerin de sende dursun.

farkında değilsin sanki
üzerindeki ışık oyunları olmasa
 ne kadar da tek düze olursun.

bugün ne de güzeldin 
dans ederken hintli kızlarla
nasıl da karışıverdin onlara
nasıl da parladın yine...

öyleyse 
dans et 
durma
durma 
durma

ya da dur ışığın geldiği yöne dön yüzünü
bırak üzerinde gezinsin kolları
sen sadece sırtını kendine yasla 
ve bekle
bekle
bekle

biliyorsun gelecek
eninde sonunda
avuçlarının içinde
alacak yerini kaderin 










Görsel

Ayna



uzun zamandır bu fotoğrafa bakıyorum. uzun zamandır bu fotoğrafın bana anlatmak istediğini anlamaya çalışıyorum. istiyorum ki, bir aydınlanma ile, iniversin her anlatılmak istenen usuma... öyle olmuyor. aklımın arap saçlarına takılmış onlarca anı, deneyim, acı, sevinç, öğreti... ne varsa biriken her şey birbirine karışıyor. anlatılmak isteneni akılla anlamaya çalıştıkça yitip gidiyor her anlam, kayıp yüreğimden karışıyor karanlığıma... 

aslında baktığımda gördüğüm o karmaşanın içinde durgun bir su birikintisi. orada ne yansıyorsa o diyorum kendime. oradan sana görünen ne kadarsa o kadar. dün konuştuğum hintli arkadaşım dedi ki, sen vermeyi seviyorsun. koşulsuzca veriyor ve karşılık beklemiyorsun, ama bazen sen de yoruluyorsun. senin almak istediklerin insanlarda değil. sen ancak Ondan alabilirsin. ancak O sana verebilir beklediklerini. insanlar değil. bunu anladığın gün huzuru bulacaksın. senin ruhsal yönün çok güçlü. kapatma kapılarını.  çatını bile kaldır. senin korunmak için şemsiyeye ihtiyacın yok. sen şanslısın. O seni koruyor. ve belki de bu yüzden. başına gelen en kötü olaydan bile yara almadan kurtuldun sen geçmişte. 

ona bakıyorum, parlayan gözlerine, evet diyorum bunu biliyorum. buna inanıyorum. beni koruduğuna, kolladığına ve her seferinde bir şans daha verdiğine inanıyorum. sadece aklım devreye girdiğinde, yüreğimdeki durgun suya bakmayı unutuyorum. o durgun su birikintisinde gördüğüm turuncu evreni  Ondan yansıyan olduğu için seviyorum.



.

2.05.2011

Yürek Tiryakiliği




söylenecek onca kelimeye, yazılacak onca şiire, okunacak onca romana bakıp iç çekmek, hiçbirine yetişememek, anı vapurunda rüzgara karşı oturmak ve bir sigara yakmak benimkisi... dumanını içine çekmediğin dudak tiryakiliği vardır ya; işte tam da böyle bir şey özlemek seni. anlayacağın tam anlamıyla yürek tiryakiliği benimkisi...

***

ada vapuru da tarih oluyormuş, gazetelerden biri yazmış... aman da ne iyi. ne varsa güzele dair yok etmek insana özgü. ben o kadar güzel miydim ve sen o kadar insan... nasıl da yok ettin beni... nasıl da bir hiçe döndürdün... rüyamda gördüm, düşüyordum. yüksekten, yüksekten ama alabildiğine bir yükseklik... ölmedim. metruk bir zemin, karanlık koridorlar... düştüm. garip ama kalktım ve yürüdüm. rüya işte. kim bilir ne demek istedi içim durup dururken şimdime, üzerinde pek de düşünmedim. 

***

yorgunum diyorum. başım ağrıyor. yerimden kalkmak istemiyorum. hayata bağlayan tek şey çalışmak. çalışmak da yorduğuna göre... cümlelerim kısır bir döngüye gebe. yorgunum diyorum. başım ağrıyor. üstüme gelme.

***

yağmur yağdı. sıcak havada en güzel şey yağmurda seninle yürümek. yoktun diye taksiye bindim. tek başına yağmurda koşmayı severim ben. ama dedim ya yorgundum. koşmak istemedim. 

***

yürek tiryakiliği benimkisi... yağmuru görünce seni düşünmek... özlemek... sana dalıp senden çıkmak. her şeyi sen görüp, her sesi sen dinlemek, okuduklarından sen anlamı çıkartmak, şarkıları sana tutmak... bir dilek tut dedi bugün biri, kapadım gözlerimi. adın dilimde. hâlâ... bu nasıl sevmek anlamadım ki... belki de bu yüzden yürek tiryakiliği benimkisi. yüreğim bile kısır bir döngü. düşmem gerek. yüksekten, alabildiğine yüksekten düşüp, yağmurun altında koşmam gerek. sana doğru... sana doğru... 

***

sana diyorum be adam. sana diyorum ki, yürümek en güzel şey yağmur yağarken sahilinde kuşlar olan bir kasabada. bir sigara içsek. içimize çeksek. bağırsak eskisi gibi. sarılsak sonra. eskisi gibi. ağlasak çarpan yüreklerimizin coşkusu ile... sen nasıl tiryakisi olmadın ki bu sevdanın... nasıl unuttun yağmurlarda yürümeyi bilmem ki... 

***

oysa mayıs geldi bizim şehrimize. vapurla adaya gitmek lazım mimozaları görmeye... gel desem, gelir misin benimle bir sigara içmeye... rüzgara veririz yüreklerimizi... yüzümüzü döneriz martılara, dilimizde bir türkü, çığlık çığlığa eşlik ederiz dalgalara... güzel olur be adam, mayısta vapurla adaya varmak çok güzel olur. hatırlıyorsun değil mi?

 
 





1.05.2011

Saygı - Öfke




öfkeliyim. keyifle başladığım bir sabaha limon sıktım kendi kendime. işine saygı duymayana öfkem büyüyor benim. bastıramıyorum. taşıyor. beni yakıyor. evet! keskin sirke, ben de biliyorum. 

durum:
günlerdir biçilmek dışında hiçbir yakın ilgi göremeyen bahçe ile bozdum kafayı. bahçıvan her 10 günde bir gelip bahçenin biçilmeye uygun alanını biçip gidiyor, geri kalan kısmına Allah rızası için elini sürmüyor. biçilmeye uygun olmayan ve arasında yabani otların bittiği dar alanda ise bakımsız bir yabani hayat hüküm sürüyor. günlerdir denk gelemediğim bahçıvana ve yöneticiye denk geliyorum. apartmana bitişik bahçedeki kapıcı da orada. elimde paketler ile yukarıya çıkmak üzereyken, gene sadece belli alanların biçilip gidilecek olma ihtimaline karşın, duruyorum. susamıyorum. 

olay:
Novella - merhaba, iyi pazarlar. 
(her üç erkekten de sessizlik, yönetici olandan hafif bir baş eğmesi)
Novella (karşı apartmanın kapıcısına yönelip) - bir şey sorabilir miyim? siz bahçenizde yabani otlar için ilaçlama yapıyor musunuz?
Karşı Apartman Kapıcısı - bizde çim kalmadı, her yan yabani ot, o nedenle yapmıyoruz.
Novella (yöneticiye dönüp) - önlem almazsak bizde de aynısı olacak, yazık, şunun bakımını doğru dürüst yapsak. sadece biçmek bakmak değil.
Bizim Bahçıvan - o zaman adam tutacaksın, benim tek tek onları yapmaya vaktim yok. 
Novella  (yöneticiye dönüp)- beyfendiyi niye tuttuk biz, çim biçmeye mi...
Bizim Bahçıvan - ben yapamam, vaktim yok.çimleri biçerim, apartmanı temizlerim. 
Novella - sana bugün bitir diyen yok ki, üstelik burası biçilmez. burayı biçersen, tabana yayılacak olan çiçekleri de biçersin, buranın tek tek elle ayıklanması gerekiyor. her gün 15-20 dakika ayırsan, bir ay sonra bahçenin bu kısmı da bakımlı olur. 
Bizim Bahçıvan - ben yönetici ile muhatabım, gelip ne karışıyorsun bahçenin bakımına.
Novella - karışırım, üstelik çözümü için soruyorum ne yapabiliriz diye, gel şuradan bir bak, sen yaptığın işe, içime siniyor diyorsan ben sana da bir şey demiyorum. baktığın, gördüğün şey senin bahçıvan olarak içine siniyor mu?
Bizim Bahçıvan - beğenmiyorsan kendin yap. 
Novella - ben bahçıvanlık yapmıyorum, ama sen bahçıvanım diyorsun, işin buysa, içine siniyorsa, (elimde kurumuş çiçek demeti) o zaman ben sana bir şey demiyorum. 

Sonuç:
eve geldim. elimdeki paketleri yerleştirdim. kendi kendime düşünürken, işine saygısı olmayana saygı duymadığımı fark ettim. öfkem, saygı duymadığım birini insan yerine koymamaydı. orası öylece kalacaktı, biliyordum. bahçıvanın bahçıvanlık yapmaya vakti yoksa ben ne yapabilirdim ki... neyi değiştirebilirdim, kendimden başka. 


görsel / deviantart