27.12.2011

Bitenler Üzerine

içimdeki kuşku bitsin isterken, 
üzerine konuverdi bir kerkenez
hayat bitenler üzerine düşünmekle geçer dedi 
bir yıl daha bitiyor
akreple başladı herşey... 
yelkovanı yakalayacağım diye bu kadar koşuşturmasaydı
günler geceleri kovalamazdı
aylar yılları...
herşey bir koşuşturmaca içinde geçiyor
ve biz buna hayat diyoruz
kerkenez bence haksız
hayat, başlayacak olanları hayal etmekle geçmeli
ve eğer bir kovalamaca olacaksa
insan ille de AŞKın peşine düşmeli

31.10.2011

Ekim de Bitiyor




Ekim bitiyor
Belki de başka iklimlerde mevsim yenileniyor

İçime açıp baktım dün gece
Gördüklerimi sevmedim
İstedim ki mevsimim değişsin

Sahi ben istedim diye 
Bahar gelir mi yüreğime
Ya da bir kış güneşi ısıtır mı üşüyen ellerimi

Ekim bitiyor
Belki de başka bir yürekte yeni bir aşk filizleniyor
Ağaç olsun
Kuşlar konsun
Yağmurlar yağsın üzerine ılık ılık
Vaktinde essin rüzgar 
Sonbahar geldiğinde sararsın yaprakları
Ne önce
Ne sonra
Ne erken
Ne geç
Vaktinde



1.10.2011

Ekim Gelmiş Üşürüm Ben



yazdan kalma biberlerin
kurumaya yüz tutmuş kırmızısında sevdim seni ben
bir de mavi sıvası yer yer dökülmüş duvara
"seni seviyorum" u yazan elin tuttuğu kiremit parçasının tonunda

kuzguni bir karanlıktı fark ettiğimde
ekim gelmiş buralara
soğumuş pencereden giren hava
üzerime bakışlarını örtsem bir türlü
örtmesem bin türlü üşürüm sabah ezanlarında

sahi sen sever misin kurutulmuş biberin acısını 
sıcacık bir tarhana çorbasının dumanında








12.09.2011

Yeni Pencere


eylül bu!
hüzün bulaşmasa olmaz...

ama ben de evrenim!
yeni bir pencere açıyorum.
derin bir nefes alırken
eylülü içime çekiyorum.
içim ferah
omuzumda şal
balkonda oturmuş
eylülü saçlarından öpüyorum.

gülüşünü seviyorum.

5.09.2011

Eylül



her eylül hüznü getirecek değil ya... 
bu eylül koca bir gülümseme ile geldi...
iyi geldi. 
omzuma bir şal içime ferahlık verdi. 
hoş geldi!







görsel / deviantart

18.08.2011

Değişim



içimde bir huzur havuzu... ben yüzüyorum.
yıldızları seyretmeyi, çiçekleri koklamayı bugünlerde daha çok seviyorum.

"sen mi geldin ben huzur doldum, yoksa sen benim huzurlu yanıma mı denk geldin, inan hiç bilmiyorum,  bildiğim yüzümde bir gülümseme var ve ben bu halimi seviyorum"

yazdım...

göndere basamadım. o akşam Onunla konuşurken, değiştiğimi fark ediyorum; daha sakinim mesela...

O akşam Onunla konuşurken bu değişime beni sürükleyen yüreğimi sevdim, yüreğimden geçenlere selam ettim, yaşamın bana sunduğu şansları, bazen o şansı değerlendirip bazense es geçtiğimi düşündüm... sonra gülümsedim... gülümsedim... gülümsedim... gülümsedim... evet... bildiğin, öyle suratımda aptal bir gülümseme ile saatlerce aynanın karşısında oturup, kendimden doğan yeni kendime... Ona hayran kaldım...



görsel / deviantart

16.08.2011

Ortada Sıçan





garip geliyor bir şey yazamamak... gelip gidip beyaz sayfaya bakıyorum.
içimden geçen onlarca kelime, yazıldığı anda anlamını yitiriyor...
dört onluk oldum artık diyeceğim zamanlara az kaldı...
gene de beni şaşırtacak şeyler buluyorum.
şaşmama şaşıyorum.
suskunum.
anlatacak bir şey olmadığından değil,
anlatacak kelimeleri bulamadığımdan susuyorum.

hayat garip...
sen kendin olup, elini herkese söylediğinde pokerin tadı kalmıyor diyorlar.
belki de bu yüzden biri oyun oynayalım mı dediğinde poker aklıma bile gelmiyor.
ben canımı acıtsa da sokak arasında "yakan top" oynamayı;
boş arsalarda arkadaşlarımın adını söylerken "istop" diye bağırmayı seviyorum...
küçük bir çocukken de aynıydım; saklanmayı da sevmedim ebe olmayı da...
şimdilerde düşünüyorum da;
belki de hayatta; "ortada sıçan" olmamın basit açıklaması
"poker yüzlü" olamayışımda saklıdır.




görseli yerinde görün / zeynepinyeri
yazıyı okuyun: Fareler ve İnsanlar

9.08.2011

Kabuğa Sığmaz




"bi' midye kabuğunu dolduramayan sevgisi  sonsuz yüreğim
neden hep kırığından acıyorsun"

kendi yazdıklarımdan çıkartamadığım anlamlara kızgınım bugünlerde... iki satır karalayıp attıklarıma ihanet belki de benimkisi. güneşin gidişine gizli gizli sevinmek sabah yeniden doğacağını bildiğim için. akşam olsa da ay dede bana masallar anlatsa dediğim çocuk zamanların ne kadar uzağında olduğumu fark ettiğimden beri, kırığından acıyor yüreğim.

bir çocuk parkının çam ağaçları altında, akşam vakti karanlığının sırdaşlığında, sevdalılara ev sahipliği yapacak olan banka oturup da kaldığımda tek başıma, elime bulaşan -kimbilir hangi denizin öfkesi ile ortasından çatlamış deniz kabuğunun- kum tanelerine bakıyordum. loş sokağın, neredeyse dört metreyi bulan sokak lambasından süzülen ışığın ayak ucuma denk getirdiği gölgeden kendime yepyeni bir oyun kuruyordum.

aklımın sesi kalemimin ucuna geldiğinde not defterime şu kelimeleri döküp, yüreğimin iççekişleri ile oradan uzaklaştım.
siz hiç bir gündüz vakti, koca bir parkın tenhalığında, bir çam ağacına ilk aşkınızı fısıldadığınız o anda, dudağınızla yanağınız arasında kalan o masum noktadan öpüldünüz mü? ben öpüldüm... belki de bu yüzden aşk o kadar masum o kadar çocukça gelir hâlâ bana.

8.08.2011

Sallanmak



günlerdir olduğu gibi bu sabah da kafamın ağırlığı ile uyandım. 
kelimeler her kanat çırptığında çakılıyor... oysa süzülseler... 

yazmayı istediğim, yazarsam rahatlayacağımı sandığım, yazamadığım...
kelimeler neden takılıp kalıyor ki...

"sen güçlü bir kadınsın, atlatırsın"
ben kadınım, duygusal bir kadın. atlatamam... 
yaraların izi bende geç kapanır. 
nedenleri, niçinleri, niyeleri üzerine uzun uzun deşerim yarayı... 
beni şöyle resmedebilirsin bu zamanlarda:
oyun parkındaki salıncaktan inmeyi istemeyen gözü yaşlı küçük kız çocuğu...inatçı mı inatçı...
benim dediğim olacak... kişiliği gelişiyor ya...
hayatı da anne diye resmet...
çocuğu ikna etmeye çabalıyor ama sonunda onun da sabrı azalıyor
ve çocuk annesinin elini tutmuş yürürken canından can kopartılıyormuşcasına ağlıyor.
istikamet ev...

böyle günlerde, bir eşik çizerim hayatın orta yerine. 
eşik mi büyür ben mi küçülürüm bilemem gün geçtikçe...
bildiğim o eşikten kolay kolay atlayamam...

"beni öksüz bıraktın" demiş abisi...
"beni yalnız bıraktın" dedim...
bilmem ironiyi anladı mı?
her öksüz biraz yalnızdır ve her yalnız kalanın bir yanı öksüz...
belki de şu hayatta bir tek bana böyle gelir...

geçen gün, "hayata bir sıfır önde başladım" yazmıştım.
ardında da eklemiştim; "keşke hayat bunun bedelini bana ödetmese"
ama hayat bu değil mi?
sen gol atarsan o kaleni söker...

üstelik de annen ağlayacağını bile bile seni o parka bir kere daha götürür 
o salıncağa bir kere daha bindirir
sen bir kere daha ağlar
bir kere daha inatlaşırsın..
sanırsın ki, sen istedin diye yarım saat daha fazla sallanacaksın!





görsel / deviantart



5.08.2011

Bi' şey...



uzun zamandır bi'şey yazmamışım dedim.
yeni kayıta bastım... çıkan boş sayfaya uzun uzun baktım.

ben farkında değilim... "güzelleştin" diyorlar.
ben farkında değilim... hep güzel değil miydim?
son zamanlarda olan bitene baktım.
hafiflemişim.
bunun güzelleşmekle bir ilgisi var mı emin değilim.
mesela ağustos gelmiş...
ben farkında 
yukarıdaki kelimeler döküldüler...
kirlenmiş bir masa örtüsünün üzerinde yemek yemeği ne kadar isterse insan
işte öyle bir duygu ile baktım ekrana.
temizledim önce.
sonra yeniden başladım.
bu kadar işte bugünlerde yazmaktan da yaşamaktan da anladığım.

27.07.2011

Valizin Ağırlığı




bir tren yolculuğunun iç geçirmelerindeyim. 
cam kenarını sevmem boşuna değil benim, 
akıp giden hayata, ancak kenarından seyrederek tutunuyorum.
yüreğimde hep hızla akıp giden zamanın anları saplı. 
ara ara kanaması bu yüzden. 
olsun diyorum, yaşamak hissetmektir sonunda. 

mooji'yi dinliyorum.
trendesin diyor, gene de valizi başının üstünde taşır mısın?
ben bazı ağırlıkların altında eziliyorum.
hak edene hak ettiğini vermezsen,
hak etmeyene de hak etmediğini verirsen,
günahtır biliyorum.
birinde ona, birinde kendine...

hayatın öğrettiği; günah, namus, sadakat, bağlılık kavramlarının 
bendeki karşılıkları her geçen gün tuhaflaşıyor. 
kendimi başka bir dünyanın canlısı gibi hissedişim belki de bu yüzden.

düşünüyorum da, ne çok haksızlık etmişim kendime... 
bu cümleyi kendimden bakınca kurmak ne kolay.
peki ya onlardan bakınca. 
elbet var diyorum... onlara da haksızlık ettiğim zamanlar yok değil.

güneşi selamlayarak uyandığım sabahlara
gecenin koynuna kendimi teslim edişime
ve günün akışında durup durup aklıma düşüşüne
AŞK mı demeli...
yoksa gerçekten de trendeyim ve hâlâ valiz başımın üstünde mi?

25.07.2011

Suskun Geveze


içimin susmadığı zamanlardayım.
aklımın gevezeliğine kulaklarımı kapadım.
yüreğim suskun.

yüreğim;
beklemeyi öğreniyor.
yüreğim;
gözün gördüğü ile kendi hissettiğinin aynı olmasını diliyor.
bekliyor.

aklım bir sussa
yüreğim konuşsa
her şey çok güzel olacak

benim koca yüreğim gene çırpınıyor
dalga kocamanlıkla boy ölçüşüyor
nefessiz kalışım ondan

hayata küssem... saçma
kendime... o da saçma.
sana küssem.
sana küsebilsem diyorum.
saçmalama diyorsun.
dünya küçük yer karşılaşırız nasılsa diyorum. saçmalama diyorsun...
yüreğim susup da aklım konuşmaya başladığında hep aynısı oluyor.
hayat alabildiğine saçma geliyor.
sen saçma
ben saçma
biz saçmasapan geliyor

sapana bir taş koyup, aklıma atıyorum,
ıskalamasam susacaktı biliyorum.

yüreğime düşüyor taş
basıyorum
sevdaya basılan taş ağır olur
bunu biliyorum
susuyorum
dünya küçük yer, nasılsa karşılaşırız
ben yine umuyorum

22.07.2011

Saf



olmaza olan eğilimlerinden kurtulmaksa niyetin 
oluruna bırak işini
Ona bırak
teslim et kendini akışına
bekle ve gör
gör ve anla
anla ve kabul et
teslim ol evrene
karşı koyma
kendin gibi davranma
bırak
bırak ve bekle
Ona dönüş
Saflaş
Arın egolarından
Arın benliğinden
Arın kendinden
O ol
Onun ol

Ne diyordu Shantaram:

Sadece doğru zamanda doğru yerde olmak ya da 
doğru şeyi doğru zamanda yapmak gibi bir şans vardır. 
İkisi de insanın başına sadece, 
kalbini hırstan ve planlardan arındırdığın, 
yaşadığın ana kendini bıraktığın zaman gelir...








15.07.2011

Biz Olmak



onca zaman "ben"diler
şimdi "biz" oluyorlar 
dilerim "bir" de olurlar



11.07.2011

Çırpınmak



kanatlarını çırpıyordu...
öylesine çaresizce ki,
sesi; geceyi, uykuyu, düşleri deliyordu.
uyandım.
okuma ışığını açmamla birlikte ışığa doğru gelmeye çalıştı,
kanatlarının ağırlığını taşıyamıyormuş gibi geldi.
avucumu açtım, onu alsam nereye, nasıl, neden bırakacaktım bilemedim.
yakalayamadım.
koridorun ışığını açmamla birlikte
onu, sesini ve çırpınışlarını kaybettim...

yatağa uzandığımda aklımdan geçenleri yazsam dedim...
sabah uyandığımda aklıma gelenlerin hepsini unuttuğumu fark ettim.
ondan geriye kalanları toparladım.
sesini, çırpınışlarını ve cansız bedenini...

onu o anda kendime çok benzettim
bir zamanlarki çırpınışımı, yılmadan ışığa gidişimi, kanatlarımın ağır gelişini hatırladım.
uykularımı bölen kendimin şimdiki huzuruma çomak sokan düşüncelerini
açık kalan pencereyi kapatırken güneşe saldım
tekrar turuncu olunca dönecekler bana...

biliyorum dönecekler
çünkü düşünceler turuncuyken, kanatları hafifler insanın
yüreğinin çırpmasından anlar bunu
uçar gibi yürümesinden
ışık olur, ışıl ışıl gözlerinden anlar bunu

ve bilir ki; Aşk en çok o zaman yakışır bir kelebeğe
dönüşür turuncu düşünceler, düş gibi bir gerçeğe


görsel/deviantart

1.07.2011

Pencerede Gece ve Cam



bazen insan nasıl da bakıyor bir pencereden içine
kafasını eğiyor çiçeği görüyor
sağına soluna bakıyor renklerinin nasıl da solduğunu görüyor
yukarı bakıp da kırıklarını hatırlıyor

cam hiç aklına gelmiyor
camdan kalplerin 
candan kırıkları olur

karanlık çöküp de
yıldızlar kulağına fısıldayınca anlıyor







21.06.2011

Uç/suz

bir ucu olmasa insanın
yani bağlanıvermese bir yere
bucaksız olsa insan
kuş misali
kanatlanıp uçuverse
konsa göle denize
bir su birikintisine
ıslanıverse parmak uçları
serinlese
hayat bir su birikintisindeki gülümseme oluverse

8.06.2011

Huzura Teslim Olmak


denizin insanı sakinleştiren bir hali olsa da
 zihin parçalı bulutlu olmayı seviyor.
zaman akıp giderken henüz çırpılmış kek kıvamında
manzara yüreği kucaklıyor.
manzara yüreği kucaklayınca da
geriye evrene teslim olmaktan başka bir seçenek kalmıyor. 






.

31.05.2011

Gitmek Üzerine Çeşitleme




kendimle sessizce...


yaşamak gitmektir demişti. durdun mu yaşam biter. gidiyorum. nereye, ne kadar yol kat ederek gideceğim önemli mi? belki senin için... önemlidir. ama benim için önemli olan gitmek. oysa kök salmayı da severim ben. bir adamın yüreğinde kök salmayı ne çok diledim. saldım mı? bilmem... çünkü ben giderim. hep gittim. şairin dediği gibi kalan terk ettiği için mi bilmem... bildiğim bir kere gittin mi, bir kere kök salmayı düşleyip de salamadan her toprakta yeşerip yeşerip soldun mu, gidersin işte. gidiyorum ben de. elimde sırt çantamdan daha fazlası. yüreğim ilk aşk heyecanlarından hallice. uykularım bölük pörçük, düşlerim hep yarına gebe. şimdimi sorma, söyleyemem. duruyorum. dururken nefes almaz insan. ölümdür durmak. kök salmak olsa tek başına, yani başlı başına ve tek başına kök salabilsen...

sana bir sır vereyim mi? ben çözdüm galiba hayatın anlamını. kökünü kendi toprağına salacaksın. kendi yüreğine. kendine yani. başka topraklara karışmak kolay, zor olan başka topraklarda kök salmaya çalışmak. ben hep başkasının bahçesinde sardunya olayım istedim. mimoza olayım... ya da ne bileyim, en asisinden yabani bir beyaz papatyaya da razıydım. kendi bahçemi geç fark edenlerdenim ben. kendi bahçemde hem bütün çiçeklerim, hem de hiç biri. bunu bilmek özgür kılıyor belki de benlerimi.


kendimden çıkıp gene mi sana geldim ben...


ne diyordum... evet, gidiyorum. nereye, ne kadar yol kat ederek gideceğim önemli mi? belki senin için önemlidir. ve hatta senin için bile. ama benim için değil. artık değil! ben gidiyorum. çantama onlarca şeyi doldurdum. bir de seni. seninle kurulan hayalleri. ve işte o zaman fark ettim ben ne zaman sana varsam, toprağına kök salmak istiyorum. koparıyorum kendi toprağımdan köklerimi. oysa sende ne su var ne de güneş. kurumaya mahkum ediyorum çiçeklerimi. kaç zamandır açmadan solması bu nedenleymiş diyorum. susuyorum duyuyor musun? kendi toprağımda kana kana içtiğim yaşamı, senin topraklarında yitirmekten yorgunum, öyle susuyorum işte yaşamaya. 

az önce ne kadar anı varsa bıraktım onları sundurmada, ve kapı eşiğine koydum bir kaç parça şarkıyı... kelimeler vardı saklanmış kulaklarıma, özenle çıkarttım ve bıraktım onları da sokağın köşe başında. gidiyorum dedim ya sevgili, gidiyorum, bir öğle vakti kuşlarla kanat çırpmaya. köklerim mi? köklerim artık yüreğimde. anlayacağın, ben nereye onlar oraya. yani anlayacağın sevgili, gül yüzüm kolay kolay solmaz bir daha. güneş de ben, su da...

ya da... yaşamak gitmektir demiştin, durdun mu ölürsün. ben sana vardığımda, yelkovanla akrep bırakmıştı koşuşturmayı peşi sıra... anlıyorsun değil mi? bu satırlar sana bile değil be sevgili... çünkü ölüler yazı yazamazlar... biliyorsun değil mi?


...

29.05.2011

Nedendir Bilinmez




üzerine ilk aşkın isimleri kazınmış tahta sıraya oturmuş düşünürken gördüm onu. duvarları yarıya kadar koyu renk boyanmış sınıfın nemli kokusunda ağrıyan başımı yukarı kaldırdığım her seferinde yeni yetme utangaç bakışların izlerinde takılı kalıyordum örümceklerin ağları ile kaplanmış köşelerde. kafamı sessizliğe gömüp düşünürken yakaladım kendimi. sanki her şey süt limanmış gibi hızla kafamı çevirdim, yaz ortasında kışı andıran griliğe bürünen havadan bir nefes alırım diye. işte o anda gördüm, kolları çıkarılmış pimapen pencere pervazında kurşun kalem siliklerinin arasında duran uçuç böceğini. kimbilir kim tarafından kim için yapıştırılmıştı pencereye.  kim bilir kim tarafından ne de ağır anlamlar yüklenmişti kırılgan kanatları üzerine. bilir miydi uçuç böceği, annesinin ona terlik pabuç almak için gittiğini ve onu oraya koyan delikanlının genç kızı öpmeye cesaret edemediğini. nedendir bilinmez ben bunları düşündüm o lise sıralarında. bir yokuşu hatırladım okuldan çıkıp da arabama yürürken, ilk aşkın o dudağa değmeyen, yanakla dudak arasında bir yerde asılı kalan o ilk öpücüğünün heyecanı sarıverdi beni. titredim bir parmak açık kalmış araba penceresinden içime yağan çisil çisil yağmurun yüzünden. durup dururken gözlerim nemlendi sonra,  "sen bilir misin uçuç böceği" diye bağırmışım arabada, "sen bilir misin kaç bahar oldu, böyle öpülmedim ben bir koridor boyunca"





görsel / deviantart

28.05.2011

a kızım!

başla dedim kendime... yazmaya başla ki, çıksın içindeki dışındakine. dökülsün içinde bağıramadığın ne kadar kelime varsa. başla dedim kendime. önce kendinden başla... sonrası gelir nasılsa.

bir duam vardı; "yüreğimde olanı bana göster, dışımda olanı benden uzak tut". insan nasıl da sağır kendine, nasıl da kör bazen. nasıl da acımasız ve nasıl da uzak. insana en uzak nokta sırtı diyordu filmde. insana en uzak nokta sırtıdır. hele de kendine sırtını döndüyse. 

söyleyemediğin sözleri yazmak ne kolay. basıyorsun tuşlara sessizce ki için çığlık çığlıktır böyle zamanlarda, geçiveriyor sanıyorsun duygun tuşa basıp da okuyana. bilmez misin a kızım, öfke tuşa bastığın parmak ucunun acısındadır. o acı geçer mi sanırsın sen karşıya. kalır. mıh gibi kazınır çığlığına. içinde ya, bir sen duyarsın. bir seni vurur dalgası. bir sen ağlarsın tek başına. şarkıda da dediği gibi a kızım, yalnızlık ömür boyudur yaz ortasında yağan her doluda. 





* Kaybedenler Kulübü filminden hemen sonra...
görsel / deviantart

25.05.2011

Bazen


Güneş doğar 

Güneş batar 

Ama insan uyumaz bazen 
Düşünür 
Geceler kısa 
Çabuk geçer 
Ama insan uyumaz bazen 
Düşünür 
Deniz masmavidir ne güzel 
Ama insanlar görmez bazen 
Şiirler şarkılar masallar 
Ama insanlar duymaz bazen 
Üzme kendini 
Ümitsiz gibi 
Sevenin var bak 
Ne güzel

ne kadar uzun zaman olmuş bu şarkıyı dinlemeyeli... 
dinleyin ve gülümseyin.
çünkü bazen,
 üzeriz kendimizi,
ümitsiz gibi,
unuturuz denizin mavisini.

bugün kendiniz için
günün en yoğun anında
pencereden uzatıp kafanızı
derin bir nefes alın gökyüzünün maviliğinden
derin bir nefes...
ve sonra teşekkür edin bildiğinizce
yeter de artar bile niyetiniz safsa
o duadır Ona.







görsel  / deviantart


Gece Gece

uzanmışım koltuğuma düşünüyorum... bir gün bir yerde karşıma çıkacak olana sırf akışına bırakamadığım için ne kadar geç kaldığımı fark edip de akacak mı göz yaşlarım acaba. kafam karışık... uykusuz ve yorgunum. ama gökyüzüne bakıp gülümsüyorum, akışına bırak mesajını gönderdiği ve ben bunu bu sefer anladığım için mutluyum. 

akışına bırakmak... bırakmak ve olanı olduğu gibi kabul edip gülümsemek. istediğimiz gibi değil de, olması gerektiği gibi olduğunu bilmek... ders güzeldi... geçtim mi... belki. sonuçlar henüz açıklanmadı. bir sonraki sınav bir önceki sınavdaki başarının sonucunu gösteriyor sana. sen ancak o zaman anlıyorsun o sınavdan geçip geçmediğini. 

ah! uyumak gerek. uyumak ve uyanmak. yeni bir güne, yepyeni bir enerji ile başlamak gerek. yarın için sabırsız olsam da şu an şimdinin keyfini sürüp bedenimi Ona teslim etmeye gidiyorum. 

huzurlu ve düşlü bir gece olsun...
sabah ezanına uyanayım...
kendiliğinden oluversin sabah, her sabah olduğu gibi...
ben sadece gülümseyerek güneşi selamlayabileyim.




görsel / deviantart

23.05.2011

Gergin / lik






öylesine gerginim ki... bu aralar istemeden kalp kırma rekoru kırabilirim... gerginim. ve aslında asıl kaynağını biliyorum. biliyorum ama konuşamıyorum, anlatamıyorum. olur olmaz yerlerde bağır çağır kendimden utanıyorum. utanıyorum çünkü böyle bir kadını görsem sevmezdim. sevmezdim çünkü sakin insanlara bayılıyorum. bayılıyorum çünkü huzur veriyorlar. ben de sakin bir kadın olup, hayatında olduğum insanlara huzur verebilmek istiyorum. ama bu gece gerginim. öyle gerginim ki... uyku bile tutmak istemiyor beni. hem gergin hem de aç olmaksa hiç mi hiç çekilir kılmıyor kendimi. kendi gerginliğimin yarattığı kendime fazlayım bu gece. anlatamıyorum. kalemi kırıp gözlerimi yumuyorum. 





görsel / deviantart

22.05.2011

Nefesin Temizlikle Ne İlgisi Var




dört günlük uzun tatilde ne yaptın derseniz, rahatlıkla ve hiç düşünmeden temizlik derim. evet! evi iki kere silip süpürdüm, çekmeceleri düzenledim. temizlik yaptım evimde, yaşadığım yerde. anılarda gezmek  derinlemesine temizlik zamanlarında farzdır bana. gün boyu gezdim avucumun içi gibi bildiğim anılar sokaklarında. bazıları çıkmazdı, bazıları yokuşun en tepesinde. gittim. nefes aldım nefes verdim. yürüdüm o yollarda. baktım gökyüzüne. bulutsuz bir gündü, ısıttım içimi güneşin turuncusunda. ağlamam gerekince oturdum ve ağladım bazı kapı başlarında.  gülmem geldi bazılarında, bıraktım kendimi akışına, attım en içten kahkahalarımı, hem de tek başıma.

nedense ben böyle günlerin gecelerinde, geçmişin silinmemiş ya da altı çizilmiş anılarında gezinirken fark etmeden biriktirdiklerime bakar ve düşünürüm.  nefes alır nefes veririm. düşünürken aklımın çekmecelerini de düzenlemeyi ve temizlemeyi öğrendiğimden beridir, her temizlik sonrası hafiflerim.

her temizliğin ille ki bir sürprizi olur. bu seferki çok sevdiğim bir yazı ile karşılaşmak oldu. okuyun bu yazıyı, okumadan önce yazının altında yer alan müziğe kulak verin, izin verin çeksin sizi içinize, işte tam da o anda nefes alın, nefes verin... unutmayın! nefes alın... nefes verin... bırakın temizlensin içiniz, düzenlensin aklınızın çekmeceleri. tıpkı evimizin dolapları gibi akla da el atmak gerekir bazı mevsimlerde. 




görsel / deviantart

17.05.2011

güneş ve yağmur ve saç teli



karşılıksız kalan onca cümlenin tek bir soru işareti bile yoktu. ama dikkatli okusaydın hepsi birer soruydu. cevabı olması gerektiği için değil, olsaydı da ne olacaktı ki... her şey ortadaydı işte, senle olmak güneşli bir günde yağmur olmaktı. senle olmak gökkuşağının herhangi bir rengini seçmek zorunda kalmaktı. ve senle olmak o gökkuşağının dibinde, içi boşaltılmış toprak bir güğüm olmaktı.  

ben bunu anladığım günden beri, telefonun tuşlarında gezinen parmaklarımın yazımı nasıl da çirkinleştirdiğini görüyorum. el yazım... artık yok! el izim gibi... hangi iz kalıcı ki demiştin. yürek izi demiştim. demiştim, hatırlıyorsun değil mi? 

bir mektup* okudum;

"Dostum, sana bu mektubu belki beni anlarsın ya da belki ben kendimi anlarım diye yazıyorum. Bu girişimim sonuçsuz kalabilir; zaten kim kendini ya da başkasını anlayabilir ki? Kim kırabilir kabuğunu? Kırmak için girişimde bulunmak kabuğun kırılmamış olduğunu gösterir yalnızca; yani anlamaya çalışmak anlamamış olma duygusunu çoğaltmaktan başka bir işe yaramaz. Yine de deniyorum bunu."
mektubun her kelimesinde durdum, soluklandım ve seni düşündüm. seninle tanıştığımız günden beri bir kez olsun kabuğunu kıramadım. ama denedim. ve evet, anlamaya çalıştıkça, seni anlayamamak bir ızdıraba dönüştü. yine de denedim. sana ulaşmayı, kabuğunu çatlatmayı ve kabuğundan çıkman için seni zorlamayı gene de denedim. öyle çok baktım ki sana... öyle çok kafanı önüne eğdin ki... göz göze gelmeyi sanki özellikle istemez gibiydin. ben de o zaman yazmayı denedim. gecelerce, kelimelerce yazdım sana. öyle çok yazdım, öyle çok cevapsız kaldım ki... o mektupta da dediği gibi;

"Kesinlikle biliyorum ki bu işe kalkışmam boşuna bir çaba, ama denemekten alıkoymuyor beni, tıpkı ölümün kaçınılmaz olduğunu bilerek yaşamımı sürdürmekten vazgeçmemem gibi."

kayıtsız bir susuş değildi seninki, bir yerde okumuştum "insan en çok konuşmayı istediğinin yanında susarmış" seninki de öyle miydi? neler anlatmak istemiştin. neydi susmana sebep... ne çok sorum var, ne çok cevabın peşinde koşuyorum geceleri. özellikle geceleri... özellikle diyorum, çünkü sen bir tek yalnızlıkla geliyorsun... bir tek o zaman yüreğime bir kıvılcım düşüyor. suskunluğun böyle zamanlarımda can acıtıyor. ve ben başlıyorum yazmaya. kelimelerce kusuyorum bendeki seni sana. hiç mi sevmedin kendini bende. hiç mi beğenmedin bir tek yüzünü bile... yıldızlar varsa gökyüzünde bil ki, ben senin yüzünü çizdiğim içindir göğe... öyle çok çizdim ki yüzünü her gece... 

bazı anlar var, bir ışık görüyorum gözünün bebeğinde, sanki... sanki bir şey demek ister gibi çırpınıyor içinde bir şeyler, sanki... sanki... susup kalıyorsun yine her bir "iyi geceler" dileyişinde... o mektup var ya, o mektup en çok hangi kelimelerinde acıttı bilir misin içimi;

"bazen beni evinin kapısından uğurlarken sanki elime bir an için dokunuyorsun ya da kolunu belime doluyorsun gibi bir duyguya kapılıyorum; hafifçe konup kaçan bir dokunuş bu, anlık, gelmesiyle gitmesi bir oluyor. belki bir dokunuş bile değil, çünkü senin elinle benim bedenim arasında her zaman bir uzaklık olmuştur; bir saç teli kalınlığında, ama her zaman bizi ayrı tutmak ve yaşadığım gerçeklik anının yok olması için yeterli."
sana yazdığım onca kelimeden bir ben yarattın mı kendine, gerçeğe yakın, düşe uzak bir ben... yoksa ben, hali hazırda içinde koskocaman bir yer kaplayan kuşku muyum? kuşku... oysa kuşkuyu, ben bize hiç yakıştıramadım. öylesine uzak ki senden ve benden... senin yüreğinin güzelliği gülümsemende, benim ki gözlerimde ya,  buluştuklarında kuşkuya yer bırakmıyor gibi gelirdi bana, öyle gelirdi geriye dönüp baktığımda. birden bire gözümde beliriverirdi havada asılı kalan kıvılcım... havada asılı kalan o kıvılcım, uzaklaştırıverirdi senin elinle benim bedenimi...  o mektubu okuduktan sonra anladım "bir saç teli kalınlığında" hep uzak olacaktık birbirimize. ve belki de bu yüzden, dün gece sana yazdığım o veda mektubunun, bir tuşa dokunuşumla kayboluşuna hiç ağlamadım.






* Neval El Saddavi - Modern Bir Aşk Mektubu
görsel / deviantart

15.05.2011

Balkon Zamanları




havalar ısındı. daha iki üç gün önce soğuktan ovuşturduğum ellerimi, soğuk suyun altında bir süre tuttum ve seni düşündüm. balkonda olmayı ne çok severdin. çocuk seslerinin sabahın erken saatlerinde akşamdan kalma tıkırtılarını toplayan serçelere bakar, insanı sürükleyen şakıyışlarında bulurdun gülümsemeni ki o gülümse her seferinde daha bir kahverengiye bırakırdı göz bebeklerindeki yerini. ben galiba en çok o kahverenginin derinliğinde kaybolmayı severdim. sonsuz derinliğindeki anlamlar bütününde küçücük bir yerim olduğunu bilir ve belki de sırf bu yüzden ben de sana gülümserdim, hem de kahverengi gözlerimle. 

bu sabah bir yumurta kırdığım derin kaba bakarken de aynısı oldu: gülümsedim. seni düşündüm. hayatın bazen bizi alıp da götürdüğü yerden, ayaklarını sürükleye sürükleye bir oyuncakçı dükkanından çıkarılan çocuğun gözyaşları ile uzaklaşışıma biraz kırgınım. henüz gidilmemiş bir yolun düşünden uyanmamışken, geçen gün karşıma çıkan, gidilmiş yolun keyfi ile gözlerimi yumuyorum. iyi ki gitmişiz, diyorum... iyi ki...

balkonda oturmuş; alınışında hüzün olan yabani mor menekşeye... hemen altındaki, coşkun yüreklerin kavuşumu ortancanın, henüz açmamış çiçeklerinde tomurcuklanan sevgi(li)ye... mor yoncanın bir yaprağını kuruduğunu sandığım için öylesine atıverdiğim toprakta kendi kendine kök salıp yeniden canlanışındaki mucizeye... yavaş yavaş uyanan sokağın telaşlı gazete kokusuna... ne yöne döndüğü bilinen tekerlek seslerine... kuşların her sessizlikte sokağı ele geçirip muzipçe şakıyışlarına... annemin balkon çiçeklerini bana emanet ettiği sırada vurulduğum salkım sardunyanın bordoya çalan çiçeğinin dokusuna... bergamot esanslı çayımın özlemler yüklü dumanına... evin içinde usul usul çalarken anıları çağıran şarkılara... çoluk çocuk gidilecek bir pikniğin özenle hazırlanmış sepetlerinin, arabanın bagajına aynı özenle yerleştirilişine... bir elektirik direğini bir diğerine bağlayan telin esen rüzgarda alımlı bir kadın gibi salınışına, bir karganın buna karşı koyamayışına... oyuna dalan çocuğun kaldırım kenarına bıraktığı ekmeğin yalnızlığına... tek kale maç yapmanın anlamını bir türlü keşfedemeyen kendime... bu sabah hayatı soruyorum... 

akışın, zamansız kopuşundaki anlamı, bu balkonda güneş batmadan bulmayı umuyorum... kendimi güneşe teslim ediyorum. 




görsel / deviantart



11.05.2011

Çok Ağladım *



bugün özgürce koşabildiğim için çok ağladım.
hafta sonu karıncalara eşlik edip yürüyebildiğim için ağlamıştım.
bir akşam vakti, yabani papatyayı koklayabildiğim için çok daha fazla aktı gözyaşım.

bugün ben en çok, masmavi gökyüzünde kuşların uçtuğunu görebildiğim için ağladım.
dün mesela, evet, dün de ağladım.
ama dün, arkadaşımla konuşabildiğim
ve hatta ona sinirlendiğimde avazım çıktığı kadar bağırabildiğim için ağlamıştım.

yarın sabah uyandığımda, sevdiğim adamın bana söylediklerini duyabileceğim için ağlayacağım.
ve sonraki gün, olup biteni anlayabildiğim için ağlayacağım.

bana sunulan güzelliklerin  farkında olduğum,
sıkça şükretmeyi unutup, ara sıra şikayet ettiğim için,
bugün ben daha çok ağlayacağım.







* Engelli Haftası etkinlikleri sonrası...

9.05.2011

Acıyan Gözler




gözlerim acıyor dedim.
yüreğin ağrımasından iyidir dedi.

gözlerim acıyor dedim, 
gözlerim yüreğimin ağrısına bakmaktan acıyor.
o yüzden bana görmediğin bir şeyden bahsetme.
bilmediğin bir duygunun kenarlarını birleştirip, 
bir uçurtmayı elime verme.
bazı havalar açık olsa da, 
rüzgar öyle bir eser ki, 
uçmaz tek bir serçe bile.

gözlerim acıyor dedim.
yüreğimdeki acı sözleri 
gözlerine sürsün diye
avucuna bırakıp gittim.
ben, kötü biri değilim.

evet!
uzaklaşıp gittim
çünkü, 
acıyan gözlerle bana baksın istemedim. 







Görsel / deviantart

6.05.2011

Dikkat Et Hızır



bu geceden sonra
bana sevdiğimi getir
bana beni seveni getir
bir olsun hızır
sevdiğimle sevenim bir olsun

yolu dolambaçsız
sözü yalansız
içi dışı bir
yüreği pek olsun hızır

gülüşünde güller açsın
gözünde hep ben
sözünde hep aşk olsun hızır
yüreği kocaman
elleri sıcak
yüreği coşkun olsun hızır

sen iyisi mi 
bu geceden sonra
bana aşkı getir 
aşıkı getir
olur mu hızır?


amin

5.05.2011

Kendim/e


azıcık dur ve güneşlen...
bırak gölgelerin de sende dursun.

farkında değilsin sanki
üzerindeki ışık oyunları olmasa
 ne kadar da tek düze olursun.

bugün ne de güzeldin 
dans ederken hintli kızlarla
nasıl da karışıverdin onlara
nasıl da parladın yine...

öyleyse 
dans et 
durma
durma 
durma

ya da dur ışığın geldiği yöne dön yüzünü
bırak üzerinde gezinsin kolları
sen sadece sırtını kendine yasla 
ve bekle
bekle
bekle

biliyorsun gelecek
eninde sonunda
avuçlarının içinde
alacak yerini kaderin 










Görsel

Ayna



uzun zamandır bu fotoğrafa bakıyorum. uzun zamandır bu fotoğrafın bana anlatmak istediğini anlamaya çalışıyorum. istiyorum ki, bir aydınlanma ile, iniversin her anlatılmak istenen usuma... öyle olmuyor. aklımın arap saçlarına takılmış onlarca anı, deneyim, acı, sevinç, öğreti... ne varsa biriken her şey birbirine karışıyor. anlatılmak isteneni akılla anlamaya çalıştıkça yitip gidiyor her anlam, kayıp yüreğimden karışıyor karanlığıma... 

aslında baktığımda gördüğüm o karmaşanın içinde durgun bir su birikintisi. orada ne yansıyorsa o diyorum kendime. oradan sana görünen ne kadarsa o kadar. dün konuştuğum hintli arkadaşım dedi ki, sen vermeyi seviyorsun. koşulsuzca veriyor ve karşılık beklemiyorsun, ama bazen sen de yoruluyorsun. senin almak istediklerin insanlarda değil. sen ancak Ondan alabilirsin. ancak O sana verebilir beklediklerini. insanlar değil. bunu anladığın gün huzuru bulacaksın. senin ruhsal yönün çok güçlü. kapatma kapılarını.  çatını bile kaldır. senin korunmak için şemsiyeye ihtiyacın yok. sen şanslısın. O seni koruyor. ve belki de bu yüzden. başına gelen en kötü olaydan bile yara almadan kurtuldun sen geçmişte. 

ona bakıyorum, parlayan gözlerine, evet diyorum bunu biliyorum. buna inanıyorum. beni koruduğuna, kolladığına ve her seferinde bir şans daha verdiğine inanıyorum. sadece aklım devreye girdiğinde, yüreğimdeki durgun suya bakmayı unutuyorum. o durgun su birikintisinde gördüğüm turuncu evreni  Ondan yansıyan olduğu için seviyorum.



.

2.05.2011

Yürek Tiryakiliği




söylenecek onca kelimeye, yazılacak onca şiire, okunacak onca romana bakıp iç çekmek, hiçbirine yetişememek, anı vapurunda rüzgara karşı oturmak ve bir sigara yakmak benimkisi... dumanını içine çekmediğin dudak tiryakiliği vardır ya; işte tam da böyle bir şey özlemek seni. anlayacağın tam anlamıyla yürek tiryakiliği benimkisi...

***

ada vapuru da tarih oluyormuş, gazetelerden biri yazmış... aman da ne iyi. ne varsa güzele dair yok etmek insana özgü. ben o kadar güzel miydim ve sen o kadar insan... nasıl da yok ettin beni... nasıl da bir hiçe döndürdün... rüyamda gördüm, düşüyordum. yüksekten, yüksekten ama alabildiğine bir yükseklik... ölmedim. metruk bir zemin, karanlık koridorlar... düştüm. garip ama kalktım ve yürüdüm. rüya işte. kim bilir ne demek istedi içim durup dururken şimdime, üzerinde pek de düşünmedim. 

***

yorgunum diyorum. başım ağrıyor. yerimden kalkmak istemiyorum. hayata bağlayan tek şey çalışmak. çalışmak da yorduğuna göre... cümlelerim kısır bir döngüye gebe. yorgunum diyorum. başım ağrıyor. üstüme gelme.

***

yağmur yağdı. sıcak havada en güzel şey yağmurda seninle yürümek. yoktun diye taksiye bindim. tek başına yağmurda koşmayı severim ben. ama dedim ya yorgundum. koşmak istemedim. 

***

yürek tiryakiliği benimkisi... yağmuru görünce seni düşünmek... özlemek... sana dalıp senden çıkmak. her şeyi sen görüp, her sesi sen dinlemek, okuduklarından sen anlamı çıkartmak, şarkıları sana tutmak... bir dilek tut dedi bugün biri, kapadım gözlerimi. adın dilimde. hâlâ... bu nasıl sevmek anlamadım ki... belki de bu yüzden yürek tiryakiliği benimkisi. yüreğim bile kısır bir döngü. düşmem gerek. yüksekten, alabildiğine yüksekten düşüp, yağmurun altında koşmam gerek. sana doğru... sana doğru... 

***

sana diyorum be adam. sana diyorum ki, yürümek en güzel şey yağmur yağarken sahilinde kuşlar olan bir kasabada. bir sigara içsek. içimize çeksek. bağırsak eskisi gibi. sarılsak sonra. eskisi gibi. ağlasak çarpan yüreklerimizin coşkusu ile... sen nasıl tiryakisi olmadın ki bu sevdanın... nasıl unuttun yağmurlarda yürümeyi bilmem ki... 

***

oysa mayıs geldi bizim şehrimize. vapurla adaya gitmek lazım mimozaları görmeye... gel desem, gelir misin benimle bir sigara içmeye... rüzgara veririz yüreklerimizi... yüzümüzü döneriz martılara, dilimizde bir türkü, çığlık çığlığa eşlik ederiz dalgalara... güzel olur be adam, mayısta vapurla adaya varmak çok güzel olur. hatırlıyorsun değil mi?

 
 





1.05.2011

Saygı - Öfke




öfkeliyim. keyifle başladığım bir sabaha limon sıktım kendi kendime. işine saygı duymayana öfkem büyüyor benim. bastıramıyorum. taşıyor. beni yakıyor. evet! keskin sirke, ben de biliyorum. 

durum:
günlerdir biçilmek dışında hiçbir yakın ilgi göremeyen bahçe ile bozdum kafayı. bahçıvan her 10 günde bir gelip bahçenin biçilmeye uygun alanını biçip gidiyor, geri kalan kısmına Allah rızası için elini sürmüyor. biçilmeye uygun olmayan ve arasında yabani otların bittiği dar alanda ise bakımsız bir yabani hayat hüküm sürüyor. günlerdir denk gelemediğim bahçıvana ve yöneticiye denk geliyorum. apartmana bitişik bahçedeki kapıcı da orada. elimde paketler ile yukarıya çıkmak üzereyken, gene sadece belli alanların biçilip gidilecek olma ihtimaline karşın, duruyorum. susamıyorum. 

olay:
Novella - merhaba, iyi pazarlar. 
(her üç erkekten de sessizlik, yönetici olandan hafif bir baş eğmesi)
Novella (karşı apartmanın kapıcısına yönelip) - bir şey sorabilir miyim? siz bahçenizde yabani otlar için ilaçlama yapıyor musunuz?
Karşı Apartman Kapıcısı - bizde çim kalmadı, her yan yabani ot, o nedenle yapmıyoruz.
Novella (yöneticiye dönüp) - önlem almazsak bizde de aynısı olacak, yazık, şunun bakımını doğru dürüst yapsak. sadece biçmek bakmak değil.
Bizim Bahçıvan - o zaman adam tutacaksın, benim tek tek onları yapmaya vaktim yok. 
Novella  (yöneticiye dönüp)- beyfendiyi niye tuttuk biz, çim biçmeye mi...
Bizim Bahçıvan - ben yapamam, vaktim yok.çimleri biçerim, apartmanı temizlerim. 
Novella - sana bugün bitir diyen yok ki, üstelik burası biçilmez. burayı biçersen, tabana yayılacak olan çiçekleri de biçersin, buranın tek tek elle ayıklanması gerekiyor. her gün 15-20 dakika ayırsan, bir ay sonra bahçenin bu kısmı da bakımlı olur. 
Bizim Bahçıvan - ben yönetici ile muhatabım, gelip ne karışıyorsun bahçenin bakımına.
Novella - karışırım, üstelik çözümü için soruyorum ne yapabiliriz diye, gel şuradan bir bak, sen yaptığın işe, içime siniyor diyorsan ben sana da bir şey demiyorum. baktığın, gördüğün şey senin bahçıvan olarak içine siniyor mu?
Bizim Bahçıvan - beğenmiyorsan kendin yap. 
Novella - ben bahçıvanlık yapmıyorum, ama sen bahçıvanım diyorsun, işin buysa, içine siniyorsa, (elimde kurumuş çiçek demeti) o zaman ben sana bir şey demiyorum. 

Sonuç:
eve geldim. elimdeki paketleri yerleştirdim. kendi kendime düşünürken, işine saygısı olmayana saygı duymadığımı fark ettim. öfkem, saygı duymadığım birini insan yerine koymamaydı. orası öylece kalacaktı, biliyordum. bahçıvanın bahçıvanlık yapmaya vakti yoksa ben ne yapabilirdim ki... neyi değiştirebilirdim, kendimden başka. 


görsel / deviantart

30.04.2011

Hoş Gelse...


dilemekten başka
ne yapmalı bilmem ki 
hoş gelsin diye


Bir Türkün Biscotti ile İmtihanı

şifreler önceden verilmişti. şifrelerin ne olduğu ile ilgili bilgiyi bile okumaktan aciz bünye, çalagöz okuduğu tarifi uygulamaya geçti. evet, niyet ustanın tarifinden yola çıkıp biscotti yapmak, pazartesi iş arkadaşlarına hava atmaktı. evrenin dünyasında sıklıkla olmasa da hamaratlığını sanal dünyaya ucundan azıcık gösteren bünyeye dedim ki bu sabah; sen iyice tembel oldun; elinde ayar, dilinde tat, masanda ağırlayacak konuk kalmadı. bu azara gülüp geçemeyen bünye, kalktı, ilk iş sokakları uyandırdı. kargalarla kahvaltı etti ve elinde bir poşetle evine döndü. çıkmadan önce pırıl pırıl yaptığı mutfağını, ölçülerine sadık kalarak, una, şekere, kakaoya, yumurtaya, vanilya ve kabartma tozuna buladı. yetmedi, fındık, badem ve çikolata ile son süslemeleri de yaptı ve altını üstüne getirdiği mutfağı ile baş başa kalmak üzere, bir türlü yuvarlayamadığı hamurları tepsi içinde, sıcak mağaraya gönderdi. 

içindeki düzenli tertip tanrılarını kızdırmamak için mutfağı toplayamaya koyuldu. hepi topu 25 dakika sonra, dinlenmek isteyecek kendini kek sanan biscotti taslağını fırından çıkartması gerekiyordu. çünkü tarife göre iyice soğuduktan sonra bir kere de 150 derecede pişirecekti ki, zaten biscotti adı da iki kere pişirip kurutmaktan geliyordu. 

ilk pişirmenin dolmasına 5 dakika kala yazısını yazmaya başladı. ve fırının yanıyorum allah kurtar biscottileri çağrısı ile yeniden yerinden kalktı. ve ilk izlenim: 'bu hamur neden yayıldı, ama olsun, koku muhteşem, şekil pek de şefinkine benzemedi'  olsa da, aşırmak yöntemi ile ucundan tadına  bakıldı ve lezzet onaylandı. hem şekilci miydi ki bünye? şeklini önemsemedi. iyice soğuyan taslağı dilimledi ve iyice ısısı düşürülmüş karanlık mağarada biscottileri kurutmaya başladı. 

tembel dediysek, fotoğraf çekmeyi ihmal edecek kadar değildi. ama pek uğraş verdiği de söylenemezdi. bu tembel bünye sizi vintage tadında bir fotoğrafla baş başa bırakıyor ve izninizle, köşesine çekilip, dünya ile irtibatını kesmek istiyor. 




  
bünyeyi daha fazla sarsmadan son bir isteğini de iletsem, kırmazsınız değil mi? 

tanısaydığınız çok seveceğiniz bir dost için dua etmenizi rica ediyorum. onun yazacağı daha çok şey var. bu yüzden lütfen dua edin de, susmasın kalemi... imza: novellanın tembel bünyesi




27.04.2011

Bir Kadın Üzerine *

sevgili adam,

dün gece yaşadıklarımı sana anlatmalıyım. beni bir tek sen anlarsın. bir tek sen anlattığım anın bendeki izlerini takip edip, bir tek sen yüreğimdeki aşkı saklı tutarsın. o nedenle sevgili adam, dün gece yaşadıklarımı bir tek sana anlatabilirim.

onunla ilk kez karşı karşıya gelecektik. en güzel elbiselerimden birini giydim onun için. ve saçlarımı dümdüz taradım. az bir makyaj ve gözlerimden taşan heyecanla aldım soluğu onunla buluşacağım yerde. bekledim sevgili adam, hem kim beklemez ki sevdiğini. ben de sabırla bekledim bana gelmesini. onbeş yirmi dakika sonra, parmak uçlarında yürür gibi, usul usul geldi. siyah düz ve uzun bir elbisenin üzerine giydiği kaftan, siyah beyaz desenliydi... basit bir makyaj, dümdüz saçlar ve yüreği ile karşımdaydı. bütün gece boyunca bir kez bile gözgöze gelmedik. öylesine farklıydı ki, öylesine ışıldayıp parlıyordu ki. benim vatanım yok diyordu, adresim yok, bir tek yüreğim var. ve ben o anda gördüm onun gözlerinin siyahını.

bir sahne ne kadar boş olabilirse, o kadar boştu işte. sahnede devleşen bir sese ve sadeliğin yansıttığı olağanüstülüğe eşlik eden dört müzisyenden başka, hiç birşey yoktu o sahnede. çıplak bir sesin, bir ten üzerinde onlarca kelebeği aynı anda havalandırabilmesi, bir kanın akışını hızlandırabilmesi, gözlerin sabitlenip, nefesin tutulabilmesi, anın hiç bitmeden, tükenmeden, çoğalarak coşkun bir nehir gibi akması mümkünse ve bu aşksa, ben bir aşk yaşadım dün gece, kısacık bir zaman dilimine sığdırılan beş, bilemedin altı şarkılık bir zamanda bir aşkı yeniden yaşadım ben yüreğimde.

o kaftan sevgili adam, bir kalkan oldu, ince askılı bir gecelik, gece sığınılan bir çadır, özgürlüğe açılan bir pencere, kanatlanıp uçmayı sağlayan bir çift kanat... o kaftan, yataktan çıkan masumluğu korumak için bedene sarılan uzun bir çarşaf oldu... o kaftan baştan çıkarmak isteyen bir kadının şehveti... o kaftan çocuğunu korumak isteyen bir annenin cesareti oldu... o kaftan ve o parmak uçları ve o ses, sevgili adam, aşk oldu...

başka nasıl tarif edilirdi bilmiyorum, kendisine eşlik eden müzisyenler çaldığı anda, geriye çekilip, dönüp sırtını seyirciye hafif yan duruşundaki asillik, babasının sesi ile düet yaptığı andaki, başını öne eğişindeki saygısı, sadece elleri ile dans ederken bedeninin salınışındaki arzu, nasıl tarif edilirdi aşk dışında inan hiç bilmiyorum. yedi aylık bebeğini tutuşunu görsen bazı şarkıların bazı anlarında, o bebeğin böyle bir annenin çocuğu olmaktan duyacağı mutluluğu yaşardın o anda. öyle hassas bir dokunuştu ki, öylesine sıcak bir sarmalayış... ona söylüyordu o anda o şarkının sözünü... kısaca sevgili adam, aşktı kadının verebildiği sadece. aşktı yansıttığı, söylediği, duyduğu, hissettiği... aşktı sadece.

ve ben sevgili adam bir konser boyunca, bana sunduğu aşkı alıp yüreğimdeki ile birleştirdim. olanı biteni sana anlatayım istedim. biliyorum sevgili adam, beni bir tek sen anlarsın. bir tek sen anlattığım anın bendeki izlerini takip edip, bir tek sen yüreğimdeki aşkı saklı tutarsın. o nedenle sevgili adam, izin ver, dün gece yaşadığım aşkı sana emanet edebileyim. 



senin.
xxx



* yasmin levy konseri sonrası bende kalanlar üzerine...